Whisper of Death RPG
Sitemize hoş geldiniz.
Lütfen giriş yapınız ya da üye olunuz.

WoD Yönetimi.



 
AnasayfaKapıSSSKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 In Another Life

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Anna Lizzie Malfoy
Hogwarts Müdiresi | KSKS Profesörü
Hogwarts Müdiresi | KSKS Profesörü
avatar

Lakap : Liz, Ann.
Rp Sevgilisi : Henry McCourt bitchi.
Mesaj Sayısı : 1528
Kayıt tarihi : 16/08/09

Özel
Rp Puanı:
100/100  (100/100)

MesajKonu: In Another Life   C.tesi Kas. 19, 2011 7:31 am


    Gecenin karanlığı yavaş yavaş mavi gökyüzünün yerini alırken Hogsmeade'e cisimlenen genç kadın birdenbire çıkan rüzgarla neye uğradığını şaşırırken üzerindeki elbisenin uçuşan gri eteklerini elleriyle kavradı. Derin bir nefes alarak en sonunda dinen rüzgarın ardından topuklu ayakkabılarıyla yeri çiğnercesine geçerek, üç süpürgenin önünde durdu. İçeri girip girmemek istediğinden emin değildi, şu an aslında hiçbir şeyden emin değildi. Bundan seneler önce hayatını kurtardığı genç adam, malûm şahıs Marcus Maurëll, terk ettiği eski vatanına geri dönmüştü. Anna'nın kalbinde acı hatıraları yeniden canlandırarak, upuzun beş senenin ardından. Oysa Anna onu görmeye hazır değildi, onsuzluğa alışmıştı.

    Aslında Marcus'dan nefret ederdi o. Genç adamın neden geri döndüğünü merak ettiği için bugün buradaydı. Değil mi? Yutkundu. Değildi, değildi işte! Kendisini kandırdığını biliyordu, yine de kendi söylediğine inanmayı tercih etti. Marcus her zaman onun için diğer erkeklerden başka olmuştu. Hayatında Marcus'un eksiklikliğini kapattığına inandığı tek kişi, Nathan bile asla Marcus olmamıştı. Merlin'den kendisine şans dileyerek üç süpürgenin kapısını ittirdi. Onun burada olduğunu biliyordu, genç adam hep boş zamanlarında buradaydı çünkü.

    İçeri doğru tüm endamını kullanarak salındı. O yavaşça ilerlerken kendisine çevrilen gözleri aldırmadı. Ne bakıyorlardı ki? Omuz silkerek masalarda gezindirdi gözlerini. En sonunda arkası dönük sarı saçlı genç adamı gözleri seçtiğinde olduğu yere mıhlandı. Bu saçlar Marcus'tan başkasına ait olamazdı, ah hayır ondan başka kimse uzaktan bile bu kadar yakışıklı görünemezdi.

    Gördükleriyle gerçek yüzüne serpilirken bir adım geri attı. Tam geri dönmek üzereydi ki genç adamın kendisine doğru kafasını çevirip bakmasıyla hareket edemedi. Merlin yardımcısı olsun, Marcus onu görmüş ve ona sırıtıyordu!


Henry özel spoiler:
 
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Marcus Maurëll

avatar

Lakap : Yok.
Rp Sevgilisi : Anna Lizzie Malfoy
Mesaj Sayısı : 19
Kayıt tarihi : 21/08/11

Özel
Rp Puanı:
98/100  (98/100)

MesajKonu: Geri: In Another Life   C.tesi Kas. 19, 2011 7:34 am

    Marcus Maurëll, adı sanı büyücü dünyasının karanlık sokaklarından başka hiçbir yerde doğru dürüst duyulmamış genç adam, seneler sonra büyük bir sükse yaparak geri dönüşünü, yalnızlığıyla birlikte kutlamaya karar vermiş, kendisine göre ve is pas içinde olan mekanlardan biri olan Domuz Kafası’nda kafayı çekmeyi planlamıştı. Fakat artık bir mevki sahibiydi. Etrafındaki insanlar ona saygı duyuyordu. Sonunda hak ettiğini bulduğunu düşünüyordu. Senelerdir tırnaklarıyla kazıyarak şimdi bulunduğu merdivene tırmanmıştı. Başkasına söylese gülerdi belki fakat bir Slytherin, kimsenin arkasından iş çevirmeden, kendi emeği buraya kadar gelmişti. İnanılır gibi değildi.

    Ardından kendisinden beklenmeyeni yaparak telefona saldırmış, istemsizce onun numarasını tuşlamıştı. Bedeni İmperius laneti altındaydı sanki.. Onun emirlerini dinlemiyor, ona yapmaktan sonrasında pişmanlık duyacağı şeylere sürüklüyordu. Fakat genç kadının hissiz olmaya çalışan fakat şüphe ile dolu sesini duyduğunda bütün kuşkuları silindi. O anda dünyada sadece o vardı.. Seneler önce olduğu gibi. Anna Lizzie Malfoy.

    Genç adam yolda hızlı adımlarla ilerlerken, rüzgarın üzerindeki kaliteli kumaşı okşayarak çıkarttığı sesi keyifle dinliyordu. Üç süpürgenin kapısına geldiği anda kendisine bunun biz minnet görüşmesi olduğunu hatırlatarak dışarı çıkmak için debelenen özlem duygularına kilit vurdu. Suratına senelerdir taktığı, hatta derisiyle bütünleştiğini düşündüğü umursamaz adam maskesini geçirdi. Ciğerlerine dolan derin bir nefes eşliğinde ona bakan gözlere, fısıldanan sözlere aldırmayarak bar ilerledi.

    Hala kaçıp gidebilirdi. Anna buna şaşırmazdı.. Büyük ihtimalle Marcus’a yakıştıracağı bir davranış olurdu. Ama Marcus bar taburesine yapışmış gibi hissediyordu kendisini. Buraya geldikten sonra kaçmazdı. Anna’yı özlememişti tabii ki de. Minnet de duymuyordu. Seneler önce Marcus’un yaptığı aptallığın bedelini üstlenerek, ona çocuk bakarmış gibi hizmet ederek, her gün kendisine biraz daha bağlayarak hiç de iyi bir şey yapmamıştı. İhaneti hak etmişti. Marcus bağlanmazdı, bağlanamazdı. Hele Anna gibi onun zayıf anını görmüş bir kadına hiç.. Geceleri başında beklemiş olması önemli değildi. Anna tam bir aptaldı. Slytherin’e yakışmayacak şeyler yapmıştı. İçerisinde bir insana karşı acıma duygusu varsa aptaldı! Marcus’un içinde hiç sevmediği, o yapışkan duyguları uyandırdıysa aptaldan da öteydi. Cezalandırılmalıydı.

    Tam o sırada ani bir iç güdüyle arkasını döndü. Beyni otomatik pilota geçmişti bile. Suratına anlamsız bir sırıtma yerleştirerek umursamadığını belirten bir bakış attı. Genç kadının kömür karası saçları omuzlarına değiyordu. Mavi gözleri öfkeyle karışık hayal kırıklığıyla kısılmıştı. Marcus, Merlin’e kalbinin atışlarını düzenleyene kadar Anna’nın yanına gelmemesi için dua etti. Merlin dinlemez, Anna ilerken bir an için derin bir nefes alarak kendisini konuşmaya hazırladı.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Anna Lizzie Malfoy
Hogwarts Müdiresi | KSKS Profesörü
Hogwarts Müdiresi | KSKS Profesörü
avatar

Lakap : Liz, Ann.
Rp Sevgilisi : Henry McCourt bitchi.
Mesaj Sayısı : 1528
Kayıt tarihi : 16/08/09

Özel
Rp Puanı:
100/100  (100/100)

MesajKonu: Geri: In Another Life   C.tesi Kas. 19, 2011 7:44 am

    Derin bir nefes alarak kendisine gerçek dünyada olduğunu hatırlattı genç kadın. Karşısında kendisine umursamazca bakan gri gözler gerçekti, o sanki başka dünyadan düşmüş gibi mükemmel olan adam gerçekti. Ah, ondan nefret etmesi gerektiği de bir gerçekti. Kendi kendine bu saçmalığa son vermesini hatırlatarak ilerlemeye başladı. Ayakları onu sürüklerken, koskoca üç süpürge susmuş muydu yoksa ona mı öyle geliyordu bilmiyordu. Tek bildiği, Marcus'un yanına vardığında titremeye başlayan ayaklarını ona belli etmemesi gerektiğiydi.

    Çabucak bir hamleyle yanı başındaki sandalyeye oturdu. Onu öpmeli miydi? Ne saçmalıyordu böyle, onu tabii ki de öpemezdi. O adamı lanet bir yerde ölürken bulmuş ve onu canı gibi korumuştu. Hiç kimseye yapmadığını yapmış, ona yardım etmişti. Anna için bu imkansız duygu, Marcus'la gerçekliğe kavuşmuştu. Oysa genç adam bunu hakaret saymış, ona tek bir açıklama yapmadan kaybolmuştu. Rezalet. Tek kelimeyle. O aradığında, açıkçası çok şaşırmıştı Anna. Duymaya hazır değildi onun sesini, görmeye hazır olmadığı gibi. Telefonunu açması şans eseri olmuştu. Bu muggle işi -oldukça yararlı olduğunu inkar edemezdi- eşyaya pek dikkatini vermemişti. Arayana bakmamış, direk kulağına götürmüştü. Onun sesini duyunca ise tüm dünyası durmuştu.

    Lakin bunların hepsi geçmiş şeylerdi. Şimdi, karşısında capacanlı, eskisinden çok daha asilce duran bir genç adam vardı. Şu sırıtışı genç kadını öldürüyor olsa da elden bir şey gelmezdi. Konuşmak için ağzını araladı, Marcus'un gözlerinin kendi dolgun dudaklarında takıldığını fark ederken boğazını temizledi. Gri gözler yaptığından en ufak bir suçluluk bile duymayarak yeniden genç kadının gözlerine yöneldi. Buz gibiydiler, oysa kim bilir içleri hangi ateşle yanıyordu. Birdenbire içindeki yılan tısladı. Aptallık ediyordu. Suratına onunki gibi adice bir sırıtış kondurdu, sözlerine başlamadan önce o bilindik 'gerçekçi olmayan' kahkahasını patlattı. "Dün acılar içerisinde kıvranan Marcus, bugün Fransa'nın Sihir Bakanı, ha? Hayat çok değişken değil mi Marcus?" dedi, sesinin tınısını korumaya çalışarak.

    Genç adam da Anna'nın sözleri üzerine kahkaha attı. Anna onun ne düşündüğünü bilmiyor, tahmin dahi edemiyordu. Merlin'den onu kızdırabilmiş olmayı diledi. Bu adama karşı duyduğu nefret tanımsızdı kendi içinde. Ondan öyle nefret ediyordu ki, kelimelerin hiçbiri karşılayamıyordu içindeki boşluğu. Bomboştu. "Evet Malfoy, bunu daha beş sene önce çelimsiz olan ve büyük bir kusur olan 'şefkat' duyguları besleyen kızın şimdi karşımda dikilmiş güzelliğiyle daha çok acımasız duran bir kadın olmasından anlayabiliyorum," dediğinde genç adam, ifadesiz suratında değişim gerçekleşmedi genç kadının. O hep kendisiydi, bundan on yıl önce de, şimdi de. Sadece hayatının hatasını yapmıştı zamanında, hepsi bu. Omuz silkerken önüne gelen kaymak birasını kafasına dikti. Tek dikişte biranın bitişiyle serseme döndüyse de belli etmemeye çalıştı. Marcus ise bu komik bir şeymiş gibi adeta yarılırken Anna iğneleyici bir ses tonuyla mırıldandı. "Ne için beni görmek istedin Maurëll, aşkın mı kabardı?"


Henry özel spoiler:
 
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Marcus Maurëll

avatar

Lakap : Yok.
Rp Sevgilisi : Anna Lizzie Malfoy
Mesaj Sayısı : 19
Kayıt tarihi : 21/08/11

Özel
Rp Puanı:
98/100  (98/100)

MesajKonu: Geri: In Another Life   C.tesi Kas. 19, 2011 7:50 am

    Marcus’un mavi bakışları genç kadını tepeden tırnağa utanmazca süzdü. Uzun bacaklar, dik omuzlar, kendini beğenmiş bir surat ifadesinin konuk olduğu zarif ama kibirli bir surat.. Genç adamın bakışları, Malfoylara özgü ışıldayan, mavi gözlere geldiğinde bir an için duraksadı. Bakışlarda tek bir duygu kırıntısı yoktu. Genç kadın hepsini saklamış gibi görünüyordu. Özlem yoktu, nefret yoktu.. Anna büyümüştü. O kız çocuğu değildi. Ne kadar gizlemeye çalışsa da alnın üzerine konuşlanmış birkaç çizgi onun yorgunluğunu ele veriyordu. Endişeli olduğu belliydi. Genç kadının beyni her zaman hızlı çalışırdı. Şimdi de karar vermeye çalışır gibi bir hali vardı. Hafif ve muzip bir dudak büküşün ardından kocaman bir kahkaha patlattı. Bu onun savunma mekanizmasıydı. Tiz kahkahasına sakladığı şüpheci tınıyı çabucak algıladı genç adam. Anna’yı tanıyordu. Tanımaması gerekiyordu fakat tanıyordu işte.. "Dün acılar içerisinde kıvranan Marcus, bugün Büyüceşura'nın başında. Hayat çok değişken değil mi Marcus?" dediğinde genç kadın, genç adam homurdanmamak için kendisini zor tuttu. Anna’nın ne olursa olsun acımasızca geri dönüş yapacağını çok iyi biliyordu. Bu hoşuna gitti genç adamın. Anna gibi genç yaşta bu kadar yüksek mevkilere gelmiş bir genç kadının zaafları olmamalıydı. Acımasız olmalıydı. Kimseye merhamet etmemeliydi. Özellikle de Marcus’a.

    Genç adam birkaç saniye daha nasıl bir cevap vereceğini düşündü. Ne cevap verirse versin Anna’nın savunma mekanizmasını harekete geçirmişti bir kere. Genç kadın acımadan geri dönecekti. Kibar bir sırıtışla cevapladı. "Evet Malfoy, bunu daha beş sene önce çelimsiz olan ve büyük bir kusur olan 'şefkat' duyguları besleyen kızın şimdi karşımda dikilmiş güzelliğiyle daha çok acımasız duran bir kadın olmasından anlayabiliyorum," dedi soğukkanlılıkla. Hayat gerçekten çok değişkendi. Marcus, seneler önce bu kadının ona aşık olduğunu biliyordu ama genç adam kendisini çok iyi tanıyordu. Uzun vadede bir kadını mutlu edebilecek bir adam değildi. Yarına uyanıp uyanmayacağını bile kestiremiyordu. Her köşe başında onu lanetlemek için bekleyen birileri olabilirdi. Yarın bir gün savaş çıkarsa feda etmekten çekinebileceği kimsesi olmamalıydı. Genç adam soğuk kanlıydı. Genç adam soğuk kanlı olmayı asasından yeşil ışıklar çıkarmak zorunda olduğunu idrak ettiği gün öğrenmişti.

    Marcus omuzlarını silkerek kendisini düşüncelerden uzaklaştırırken önlerine gelen kaymak biralarına uzandı. Anna ise ondan aceleci davranıp, bütün bardağı kafasına dikmişti bile. Seneler önce olsa genç kadın bu şeyin kokusuna dayanamazdı. Marcus, kocaman bir kahkaha atarak genç kadının hızla suratını buruşturmasını izledi. Yine de bozuntuya vermeyen Anna, hafif bıkkın bir ses tonuyla mırıldandı. "Ne için beni görmek istedin Maurëll, aşkın mı kabardı?"

    Anna, Marcus’un sabahtan beri kendisine sormaktan çekindiği soruyu dile getirmişti. Genç adam, kadının cevabı deli gibi merak ettiğinden emindi. Bir süre nefesini tuttu ve kurumuş olan gırtlağını birkaç yudum bira ile ıslattı. "Soruna cevap vererek hayallerini yıkmak istemem.” diye atıldığında genç kadının suratından bir anlık şok ifadesi geldi geçti. Buna kırıldığı belliydi. Anna, duygularının alay konusu olmasından hoşlanmazdı. Küçük burnunu inatla havaya dikerek kendisini Marcus’a yaklaştırdı. Genç kadının parfüm ile karışmış kendi kokusu genç adamın burnuna dolduğunda düşünme yeteneğini bir an için kaybetti.

    "Bana bak Maurëll! İnan kim olduğun umurumda değil. Seni buraya kimler getirdi bilmiyorum. İlgilenmiyorum da. Ama önüme geçmişi koyarak beni saf dışı bırakmaya çalışıyorsan çok beklersin. Seneler önce senin o sefil hayatını kurtararak bir yanlış yapmış olabilirim ama ben aynı hatayı iki kez yapmam. Bu sefer seni ellerimle-“
    "Öldürür müsün Malfoy?”

    Genç kadının kaşları birbiri ardına kalkarken ikisinin arasında sadece bir burun mesafesi kalana kadar kendisini yaklaştırdı genç adam. Ardından hızla soğuyan buz rengi gözlerini genç kadının hırçın mavilerine kenetledi. Artık burunları neredeyse birbirine değiyordu. Genç adam kendi sesini zor duyuyordu. Kısık sesi ile fısıldadı. "Sende o cesaret yok.” Ardından ellerini göğsünde kavuşturarak arkasına yaslandı. Genç kadının gözlerindeki kızgın alevin başka bir duyguyla yer değiştirdiğini gördü. Yine de çözmek istemeyerek bakışlarını elindeki kaymak birasına indirdi. Hala fısıldıyordu. "Yapamayacağın ve sonradan pişman olacağın şeyler söyleme Anna. Sakın,” dedi ve sustu.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Anna Lizzie Malfoy
Hogwarts Müdiresi | KSKS Profesörü
Hogwarts Müdiresi | KSKS Profesörü
avatar

Lakap : Liz, Ann.
Rp Sevgilisi : Henry McCourt bitchi.
Mesaj Sayısı : 1528
Kayıt tarihi : 16/08/09

Özel
Rp Puanı:
100/100  (100/100)

MesajKonu: Geri: In Another Life   C.tesi Kas. 19, 2011 8:05 am

    Genç kadın söylediği sözün Marcus'un dengelerini alt üst ettiğini bilerek gururla, mümkünse iyice dikleşti. Suratına kondurduğu alaycı ifadeyi korumaya devam ederken karşısındaki genç adamın bir süre kendisine gelmesini bekledi. En sonunda yakışıklı, sözleri özümsediğinde can alıcı bir sırıtışla atıldı. "Soruna cevap vererek hayallerini yıkmak istemem,” dedi, tam da ona yakışır bir ses tonuyla. Marcus, söylediği sözlerle durumu 1-1 eşitlediğini, hatta bir sayı öne geçtiğini biliyordu. Sırıtışı iyice büyürken, Anna tepki vermedi. Merlin'e gözlerinin onu ele vermemiş olmasını dileyerek omuz silkti. Hadi ama, bu herif onunla dalga geçiyordu! Adeta Crucio yemiş gibi olurken kendine içinden lanet okudu, ne diye bu değersiz adamın hayatını kurtarmıştı ki? Pişmanlık için çok geç olduğuna kanaat getirerek, genç adama omuzlarını sallayarak kafasını yaklaştırdı. Cilveli bir tavırla yaklaşsa da sakin kalma becerisi kaybederek kükredi.

    "Bana bak Maurëll! İnan kim olduğun umurumda değil. Seni buraya kimler getirdi bilmiyorum. İlgilenmiyorum da. Ama önüme geçmişi koyarak beni saf dışı bırakmaya çalışıyorsan çok beklersin. Seneler önce senin o sefil hayatını kurtararak bir yanlış yapmış olabilirim ama ben aynı hatayı iki kez yapmam. Bu sefer seni ellerimle-" diye içindeki kor alevlerle yanan yangını dışarıya vururken, Marcus kelimelerini ağzına tıkadı. "Öldürür müsün Malfoy?” dedi. Anna ise hiçbir şey demedi. Marcus yalnızca birkaç santimetre dibine eğilerek adeta fısıldarken kanı dondu. Uzansa onun yanaklarını okşayabilirdi, o sıcak dudaklarını geçmişte sadece bir kere yaptığı gibi öpebilirdi, ona dokunabilirdi. Aklındaki aptal düşüncelere, genç adamın sözüne devam etmesiyle son verdi. "Sende o cesaret yok. Yapamayacağın ve sonradan pişman olacağın şeyler söyleme Anna. Sakın.”

    Anna intikam ateşiyle yanıp tutuşurken, gerileyen ve kollarını göğsünde kavuşturan Marcus'u gerçekten de öldürmeyi diledi. Dişlerini sıktığının farkında değildi. Bu adam hiç değişmez miydi? O buz tutmuş içine neden kaynar sular döküyordu her seferinde? Derin bir nefes aldı. Onu öldürebilirdi, bundan deli gibi pişman olacağını bilmeseydi. Onu öldürebilirdi evet, sonra ona nefretinin sönüp yerini kendisine duyacağı nefret alacak olmasaydı. "Yanılıyorsun Maurëll seni öldürebilirim. Sadece şansın var ki böyle değersiz canları anlamayı Merlin'e bırakıyorum. Sen öldürülmeye bile layık değilsin." O bilindik tiz sesli kahkahasını atarak o da geriye çekildi. Sırtını barın sandalyesine yaslarken bu sefer birasından küçük bir yudum aldı. Gözlerini Marcus'tan kaçırmak yerine inadına onun göz bebeklerine dikti. Ne düşündüğünü bilebilmeyi dilerdi. Onun gözlerinde gördüğü duyguya bir anlam veremiyordu, herkesin aklını okuyabiliyordu ama bu adamın.. asla.

    O an sessizdi. Bir an için, yalnızca birbirlerinin gözlerine baktılar. Hani bazen dudaklar susar, gözler konuşur ya, işte öyleydi, kelimeler çıkmasa da ağızlarından, iki gururlu insanın bakışları aslında her şeyi öne seriyordu. Oysa sözleri, hiçbir zaman eskisi gibi olamayacaktı belki de. Ölüm sessizliğinin sonunu, Marcus'un alaycı sözleri aldı. "İnadından hiç bir şey kaybetmemişsin." Hahlayan genç kadın, "Beni ben yapan şeylerden vazgeçmem Marcus, bunu bilmiyor musun?" dediğinde gülme sırası genç adama gelmiş gibiydi. O kahkaha atarken onların ne konuştuğunu merak eden birkaç öğrenci kafalarını çevirip onlara baktı. Ne genç kadın ne de genç adam onlara aldırırken Marcus'un gözleri adeta parladı. Kurbanını öldürmeye hazırlanan bir yılan gibi tısladı. "Benden vazgeçemediğin gibi mi?"

    Tokat yemişe dönen genç kadın tepki vermek yerine birasına sarıldı, içerken zaman kazanmak için bu eylemi olabildiğince yavaşlattı. En sonunda lanet olasıca biranın dibi göründüğünde masaya koymak zorunda kaldı. Titriyordu, evet kesinlikle titriyordu! Midesindeki kazı yapılıyormuş hissini engellemeye çalışırken cevap vermedi. Aklına gelen şeytanca plana karşın melek maskesini takındı. Marcus'ta onun suratındaki masumluğumu fark etmiş olacaktı ki şaşkın bir ifadeyle tek kaşını kaldırdı. Anna ise sağ elini kaldırarak Marcus'un pürüzsüz yanağına koydu. Sıcak teni parmak uçlarını karıncalandırıyor, başının dönmesine neden oluyordu. Bu ayrıntıları düşünmemeye çalışarak ona yanaştı, en sonunda nefesleri birbirleriyle çarpışınca yumuşak dudaklarını onunkilere bastırdı. Refleks olarak inleyen Marcus önce tepki vermese de genç kadının ateşli öpücüğüne karşılık verdiğinde Anna geri çekilmeye kalktı, genç adam ise kollarını ona vakit kaybetmeden doladı. Genç kadın olağanüstü bir çabayla kendisine engel olarak geriledi. Hala sağ elinin onun yanağında olduğunu unutarak zafer kazanmış edasıyla mırıldandı. "Kim kimden vazgeçemiyor belli oluyor Marcus, basit bir öpücükle darmadağın oldun. Bu zayıflık göstergesidir, bilirsin."

    Aslında bunun basit bir öpücük olmadığını o da biliyordu. İçi kor gibi yanıyordu, tekrar ona dokunmak, tekrar onu öpmek için. Oysa gururu bu istediğinden bile büyüktü. Elini yanağından çekerek kendisini kavrayan kollardan kurtuldu. Suratına muzip bir bakış yayılırken, bu sefer öne geçen kendisiydi. Bunca yıl sonra, onu tamamen unuttuğunu sanarken kendisi de darmadağın olsa dahi.


Henry özel spoiler:
 


En son Anna Lizzie Malfoy tarafından Paz Kas. 20, 2011 3:29 am tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Marcus Maurëll

avatar

Lakap : Yok.
Rp Sevgilisi : Anna Lizzie Malfoy
Mesaj Sayısı : 19
Kayıt tarihi : 21/08/11

Özel
Rp Puanı:
98/100  (98/100)

MesajKonu: Geri: In Another Life   Paz Kas. 20, 2011 3:28 am

    Anna’nın savunmaya geçeceğini çok iyi biliyordu genç adam. Bir Slytherin düşmanının lafının altında asla kalmazdı. Yine de şaşkındı genç kadın. Demin ki yakınlaşmanın sersemliği Marcus’u etkilediği kadar onu da ele geçirmişti. Yine de genç adamın beklediği gibi oldu. Anna çabuk toparlanarak atıldı. "Yanılıyorsun Maurëll seni öldürebilirim. Sadece şansın var ki böyle değersiz canları almayı Merlin'e bırakıyorum. Sen öldürülmeye bile layık değilsin," dedi avını avlamakta olan bir aslan gibi, ya da bir fareyi kapan yılan gibi, tam da ona yakışırcasına. Genç adam suratına tokat gibi çarpan gerçeklerle irkildi. Yüreği tekrardan buz kesti. Genç kadın haklıydı. Marcus ebedi huzura bile layık değildi. Karanlıkta yolunu kaybetmiş gibi hissediyordu. Sadece yürüyordu. Tek başına bırakılmıştı sanki. İçinde sakladığı bütün iyilik kırıntıları, kalbinin bir köşesinde çürümeye terk edilmişti. Seneler önce oraya ulaşmaya çalışan Anna’nın bulduğu tek şey soğuk ve karanlık olmuştu. Marcus’un ürkütücü karanlığı genç kadının körpe bedenini ele geçirmiş, senelerdir en büyük hatası olarak peşini bırakmıyordu. Genç adamın içi kızgınlıkla doldu. Karşısında bulmayı beklediği seneler öncesinin masum Anna’sıydı. Marcus, o masumluğu kendi elleri ile çalmıştı. Bakışları daha da karardı. Sarı kaşlarını hafifçe çatarak mırıldandı. "İnadından hiçbir şey kaybetmemişsin."

    Genç kadın ne kadar değişse de ona seneler önce tanıştığı genç kızı hatırlatan özelliğiydi inatçı oluşu. Dik kafalı ve bildiğinden şaşmayan biri olmasından gurur duymuştu Marcus onun. Hafifçe gülümseyerek bakışlarını kucağında tuttuğu ellerine çevirdi. Genç kadının sözünü bitirmesini her zamanki sinir bozucu sükûneti ile dinledi. "Beni ben yapan şeylerden vazgeçmem Marcus, bunu bilmiyor musun?" dedi Anna keyif alarak. Marcus ise, genç kadının kendisini ele vermesiyle kocaman bir kahkaha attı. O kadar şiddetli gülmüştü ki yan masalardaki bakışlar bir an onları bulmuştu. Genç adam attığı kahkahanın etkisi ile alnına dökülen birkaç tutam sarı saçını eli ile geriye itti. Genç kadının yutkunduğu dikkatinden kaçmadı. Dudaklarını hafifçe öne bükerek cevapladı. "Benden vazgeçemediğin gibi mi?"

    Genç kadın artık sarsılmış görünüyordu. Hışımla masadaki kaymak birasını kafasına dikti. Genç kadının narin elleri camdan bardağı tutarken titriyordu. Genç adam bir an uzanarak onun elinden almak istedi fakat kendisini dizginlemesi zor olmadı. Anna, dudaklarını yalayarak birayı hızla masaya bıraktı. Genç kadının surat ifadesi birden değişti. Merlin biliyor ki, Marcus bu bakışı çok iyi tanıyordu. Genç kadının ince parmakları yavaşça genç adamın pürüzlü suratına kondu. Sakallarının üzerinde gidip gelen el, genç adamın gıdıklanmasına sebep oluyordu. Yine de şoktaydı. Hiçbir şey hissedemiyordu. Genç kadının gözlerinde kararsız kalmış bir Anna gördü. Ardından dudaklarına değen yumuşak dudakları hissetmesiyle hızla ayıldı. Gırtlağından yükselen inlemeyi bastıramadığı için küfrederken dayanamayarak genç kadını belinden kendisine yapıştırdı. Genç kadının tadı seneler önceki gibiydi. Ferahtı ama yakıyordu. Cehennemden bir parçaydı ama genç adam kendisini cennette gibi hissediyordu. Genç adamın nefesleri hızlandı, genç kadının yüzünün kokusunu hızla içine çekti. Tekrardan yüzüne konulan bir elle geriledi. Genç kadının öpülmekten şişmiş dudaklarında kibirli bir gülümseme mevcuttu. "Kim kimden vazgeçemiyor belli oluyor Marcus, basit bir öpücükle darmadağın oldun. Bu zayıflık göstergesidir, bilirsin," diye mırıldandı intikamını alarak.

    Genç adam biliyordu. Seneler önce de aynı şey olmuştu. O zaman kendisi de daha gençti. İradesi güçlü değildi. Kendisini durduramamıştı. Merlin biliyor ya, kalabalığın içinde olmasalar kontrolünü yeniden kaybederdi. Anna ona acı çektirmek için elinden geleni yapacaktı. Şimdi ise ilk ve son öpücüklerini hatırlatıyordu. Marcus oturduğu tabureden yavaşça atladı. Takım elbisesini düzeltirken burukça gülümsedi ve mırıldandı. "Senin büyüdüğünü düşünmüştüm Anna.” Arkasını dönerek tuvalete doğru ilerlerken sesinin titrememesine özen gösterdi. Hayatının en zor cümlesini kuruyordu belki de, mırıldandı. “Yine de değişen bir şey yok. Kendini kullandırtmaya bayılıyorsun. Seneler önce ki gibi, bilirsin.”

    Kendisini hızla lavaboya attığında sürgüyü çekene kadar aldığı nefesi vermediğini fark etmemişti. Kafasını kapıya dayayarak dolu dolu olmuş gözlerine küfretti.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Anna Lizzie Malfoy
Hogwarts Müdiresi | KSKS Profesörü
Hogwarts Müdiresi | KSKS Profesörü
avatar

Lakap : Liz, Ann.
Rp Sevgilisi : Henry McCourt bitchi.
Mesaj Sayısı : 1528
Kayıt tarihi : 16/08/09

Özel
Rp Puanı:
100/100  (100/100)

MesajKonu: Geri: In Another Life   Paz Kas. 20, 2011 3:58 am

    Marcus birden taburesinden kalkınca genç kadın onun tek kelime etmeden gideceğini sandı. Sahi, o zaman savaşı kendisi kazanmış demek olurdu değil mi? Bir serçeninki gibi cılızca atan kalbine engel olmaya çalıştı. Merlin biliyor ya genç adam gitmeye kalksa onu arkasından tutar kavrardı. Onun gitmesine şu an için dayanamazdı. Kendisi güçlüydü, evet. Bu yaşına kadar bütün zorlukların üzerinden gelmişti. Çocuk yaşta ailesiz kaldığı yetmezmiş gibi üç kardeşinin sorumluluğunu üstlenmişti, kendisini yetiştirmiş, onlara bakmıştı. Dünyanın en güçlü büyücülerinden biriydi, koruması gereken binlerce öğrencisi vardı. O Anna Lizzie Malfoy'du. İsmi duyulunca korkulan, yenilmez, güçlü Anna Lizzie Malfoy. Yine de kim olursa olsun, ne kadar taş kalpli gibi gözükürse gözüksün. Lanet olsun, taş kalpli değildi. Değildi işte.

    Sevdiği insanlardan birçoğunu kaybetmişti, birini ikinci kez kaybetmek istemiyordu. Hiçbir şeyden korkmayan o, korkuyordu. Deli gibi. Çünkü bir kez daha Marcus'u ellerinden kaybedecek olma düşüncesi onu içerisinden öldürüyordu. Hiçbir şeyi tam yaşayamamışlardı, şimdi olmazdı, bitemezdi. Belki onun yüzüne bile bakmamalıydı, yine de o aptal gurur kafasını dik tutmasına yetiyordu zaten. Buna karşın,Marcus, kendisinin dahi tanımadığı Anna'yı dışarı çıkartıyordu. Ve işte, yeniden bundan beş sene önceki Anna oluyordu. Yenmiş olacak olsa bile, bu onun için yeterli değildi. Oysa, etrafı saran sessizlik öyle bir bozuldu ki, o an her şey durdu. Düşündüğü her düşünce kalbine bir ok gibi saplanırken, hayatında asla duyamayacağı kelimeler döküldü genç adamın ağzından. Paramparça bırakarak genç kadını. "Senin büyüdüğünü düşünmüştüm Anna. Yine de değişen bir şey yok. Kendini kullandırtmaya bayılıyorsun. Seneler önce ki gibi, bilirsin,” dedi her ne kadar saklamayı denese de titreyen sesiyle. Ve ardından hiçbir şey dememişçesine omuzlarını dikleştirerek tuvalete doğru ilerleyerek gözden kayboldu.

    Uzun bir afallama anı oldu, önce genç kadın şaşkın bakışlarla genç adamı en son gördüğü yere dikti gözlerini. Bakarken kelimeler zihninde tekrar tekrar yankılandı. Nefes bile alamadı Anna, nefes alırsa kendi nefesinde boğulacağını düşünerek. Nasıl bu kadar derine batmıştı, neden kalkamıyordu ayağa? Yıllardır korkulan hep oydu, güçlü ve duygusuz. Fakat yalnızca on beş dakika içerisinde, kapattığı defterlerin hepsi üzerine yığılmış, yıllardır içinde biriktirdiği tüm duygular bir volkan gibi harekete geçmiş gibiydi. Ağırlığı altında durmaya dayanamadı, bunun altından o bile sağlam çıkamazdı ki. Genç adam ondan nefret ediyordu, onu bir kez olsun sevmemişti. Anna onun hayatını kurtarıp, onu düşlerken o bunu umursamamıştı bile. Ah, nasıl bu kadar kör olabilmişti? Nasıl da aşk gözünü kör etmişti? Ondan nefret etmesi gerekirken, buraya geldiği halde, yine aynı aptal hataya nasıl düşmüştü?

    Sorular zihnini delip geçerken, gözlerinin yaşarmasına engel olamadı. Bir damla gözyaşı, gözlerinden aşağı doğru süzüldü. Önce tepki vermedi genç kadın. En son kaç yaşındayken ağladığını hatırlamıyordu. Üç mü? Ailesini, idolü olan iki insanı kaybettiği gün dahi ağlamamıştı. Nathan ya da Thomas'da da. Hayatının en büyük kısmını kaybetmişti, oysa bugün bir kez daha yoklukla mücadele ederken ağlıyordu. Ağlıyordu çünkü kendisinden nefret ediyordu, hatalarından, yaptıklarından, dediklerinden. Ağlıyordu, evet, normalde bu sözleri birinden duysa onu öldürebileceği halde, bunu söyleyenin arkasından ağlıyordu. Gözlerini kapattı. Bu o değildi. Yavaşça elinin tersiyle gözyaşlarını sildi. Kendisine yönelmiş bakışların farkındaydı, ulu Merlin adına, Üç Süpürge'de halka şölen yaşatıyordu. Bu sahneye daha fazla dayanılmazdı, oradan gitmeliydi. Büyük bir zorlukla ayağa kalktı, saçlarını savururken gözleri kapıya kaydı. Son bir bakışın ardından kapıya doğru ilerlemeye, hatta neredeyse koşmaya başladı. Arkasına bakmadı, kendisini riske atıp da onu görmek istemiyordu. Derin bir nefes alarak kapıyı açtı. Tam o anda sıcak eller kollarını kavradı ve kendisine doğru çekti. Tam arkasını döndüğünde ise Marcus'un vücuduyla neredeyse birleşti.

    Genç adamın önüne düşen sarı saçları alnına çarparken yutkundu. Merlin, yakalanmıştı! Kendi kendi kaçmıyorum dedi, yalnızca terk ediyorum. Oysa bunu biraz sesli söylediğini fark ettiğinde Marcus'un gözlerinde öfke belirdi. Kendisini olanca gücüyle kapıdan dışarı çıkardı, genç kadının sırtını üç süpürgenin camına dayararak kulağına mırıldandı. "Kaçıyorsun Anna. Kaçıyorsun." Dudaklarını hafiften araladı genç kadın, diyecek kelimeler aradı, oysa çıkmadılar. Gözleri yanıyordu, az önce içerisinde durmaya mahkum ettiği göz yaşları akmak için çırpınıyordu. Marcus'un fark etmemiş olmasını diledi, oysa dileğinin gerçek olmadığını genç adamın bakışlarındaki intikam ateşinin sönerek, bir an da ondan beklenmeyecek şekilde 'şefkat' dolu olmasından anladı. Daha fazla dayanamazdı, kendisinden bile beklemediği bir güçle, oldukça otoriter bir sesle döküldü kelimeler ağzından. "Maurëll.." dedi ve sustu. Ardından aldığı nefesle devam etti. "İnsanların duygularını kullanmayı biliyorsun. Hayatta hep kazandın değil mi? Şaşmıyorum. Kaç insan kullandın, kaç insanı dolandırdın, sadece aptal mevkiler için? Söylesene bana, mutlu musun? Ben bedenimi silah olarak kullanabilirim, evet. Ama sen ruhunu kullanıyorsun. Unutma, ruhun kirinin yanında bedenin kiri daha temizdir. Anlarsın ya, bedenini kaybet ama ruhunu asla! Sen ruhunu kaybetmişsin, benim elimden ne gelir?"

    Genç kadın lafın gitmesi gerektiği yere ulaştığını biliyordu. Marcus'un kalbine. Onun duygularına dokunduğunu biliyordu, duygulandırdığını da. Aslında genç adamı anlayabiliyordu. En az Anna kadar, hatta belki de daha fazla mutsuzdu. Suratındaki sırıtış bile bunun göstergesiydi. O anca sırıtırdı, gülemezdi. Gülmek için bile duygu olması gerekirdi. Dikleşerek devam etti sözlerine. Hepsinin bir iğne gibi Marcus'un kalbine saplandığını bilerek. "Sen, sen acınacak haldesin Marcus. Kabul et kaybettin. Hayatımı mahvetmeye geldiysen mahvedebileceğin bir hayatım yok benim. Zaten yeterince berbat. Şayet ki hayır, bir şeyler katmaya geldim diyorsan ki demeye cesaretin olacağını sanmıyorum, o zaman da geldiğin yere gidebilirsin. Senin bana ve benim dünyama katabileceğin hiçbir şey yok. Ne mutluluk ne hüzün ne de acı," dedi ve sözlerini noktaladı. Kendi sözleriyle kendisini vurmuş gibi hissediyordu. Marcus'un yıkıldığını biliyordu ama o da onun kadar harap olmuştu. Genç adam ona her şeyi verebilirdi. Huzuru, mutluluğu, aşkı. Tıpkı şu an hüzünle acıyı verdiği gibi. Gözlerinin içine bakmadı. Cama dayanmış sırtını kurtararak ileriye doğru bir adım attı. Gözlerini ondan ayırdığı sırada, Marcus'un kendisine doğru attığı adımı fark etti ve nefesini tuttu. Ne zaman verdiğiniyse hatırlamıyordu.


Henry özel spoiler:
 
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Marcus Maurëll

avatar

Lakap : Yok.
Rp Sevgilisi : Anna Lizzie Malfoy
Mesaj Sayısı : 19
Kayıt tarihi : 21/08/11

Özel
Rp Puanı:
98/100  (98/100)

MesajKonu: Geri: In Another Life   Paz Kas. 20, 2011 4:06 am

    Genç kadının yüzüne bakamamıştı. Bakamazdı. Daha demin Anna’ya onu kullandığını söylemişti. Sevmediğini, genç kadının senelerdir saçma bir hayali beklediğini haykırmıştı. Küçücük bir cümleye o kadar yalanı nasıl sığdırabilmişti. Şaşırmıştı. Genç kadını delicesine seviyor ve istiyordu. Gizleyemezdi. Hayatında ikinci defa ağlıyordu. Söylediği ne kadar can yakan kelime varsa kalbine saplanıyor, zaten kanayan kalbinde daha derin yaralar açıyordu. Geriye dönüp, Anna’ya söylediklerinin yalan olduğunu haykırmak istiyordu. Onu hiçbir zaman kullanmadığını, onu öperken, ona sahip olurken aslında ona ölesiye bağlandığını, onu terk ederken kalbinin bir parçasını onda bıraktığını, onu her aldatışında, dokunduğu her kadında onu gördüğünü.. Ama yapamadı. Yapamazdı.. Söyleyemediği ne varsa boğazına düğümlenmişti. Yutkundu genç adam.. Senelerin zehrinin gözlerinden akmasına izin verdi. Ağlayamazdı. Ama bu sefer gözleri onun iradesi dışında hareket ediyordu. Kafasını geriye bırakarak ağladı. Sakince yaşların birbirlerini kovalamasına izin vererek ağladı. Kimsenin göremeyeceğinin farkında olarak ağladı. Anna’nın dışarıda kendisini parçaladığını bilerek kahroldu ve biraz daha ağladı..

    Marcus, Hogwarts’dan mezun olduğu sıralarda, gençliğinde verdiği aptallıkla bir düelloda fena halde yaralanmıştı. Anna onu paramparçayken bulmuş, iyileştirmiş ve birleştirmişti. Bütün uvuzları Anna’ya minnet duyuyorken Marcus onları asla dinlemedi. Anna’ya uzanmaya çalışan elini dikkate almadı. Alamazdı. Ona gitmek için gayret sarf eden bacaklarını kesmeyi yeğlerdi. Ama seneler sonra burada oluşun nedeni, genç kadının tekrardan atmasını sağladığı kalbiydi. Marcus, Anna’yı görmek istemişti çünkü gidişinin onu yıkmadığından ancak böyle emin olabilirdi. Ama genç adam yıkılmış bir Anna’dan daha beter birini buldu karşısında. Taşlaşmış bir kalp, buz gibi gözler, eğilmeyen bir baş.

    Genç adam asası yardımı ile yıkılmış Marcus’u gizledi. Aynadan yakışıklı suratına bir bakış attı. Anna’nın içerisinde eskilerden bir parça kaldıysa dahi kaçıp gitmek isteyecekti. Çünkü kaçmazsa içindeki intikam ateşinde kendisini de, Marcus’u da yakabilirdi. Genç adam onun kaçmasına izin verirse kendisi de tek gerçekliğinden kaçmış olacaktı.Karar ermesi birkaç saniyesini aldı. Hızlı adımlarla kendisini bara attı. Zamanlamasına hayran kalarak koşarak kapıya ilerleyen Anna’yı izledi. Kapıya nasıl vardığını bilmiyordu. Genç kadının kolunu kapıdan sökercesine koparttı. Onu kendisine dayarken kendi kendine mırıldandığını işitti. Kaçmadığını, sadece terk ettiğini söylüyordu. Marcus yüreği cız ederek mırıldandı. "Kaçıyorsun Anna. Kaçıyorsun."

    Anna kaçmadığını söylüyordu. Seni terk ediyorum diye fısıldıyordu. Ama her zaman olduğundan daha çok onundu. Her zaman olduğundan daha çok oradaydı. Genç adam, kadının kolundan hızla çekerek dışarı çıkarttı. Duvara dayanırken alınları birbirlerine değiyordu. Genç kadının sesi alev alev yanıyordu. "İnsanların duygularını kullanmayı biliyorsun. Hayatta hep kazandın değil mi? Şaşmıyorum. Kaç insan kullandın, kaç insanı dolandırdın, sadece aptal mevkiler için? Söylesene bana, mutlu musun? Ben bedenimi silah olarak kullanabilirim, evet. Ama sen ruhunu kullanıyorsun. Unutma, ruhun kirinin yanında bedenin kiri daha temizdir. Anlarsın ya, bedenini kaybet ama ruhunu asla. Sen ruhunu kaybetmişsin, benim elimden ne gelir?" Marcus düşünemiyordu, hareket edemiyordu. Adeta buz kesmişti. Etraftaki hiçbir şey hareket etmiyordu. Bir tek Anna vardı. Kimsenin ağzından tek kelime çıkmıyordu. Anna hareket etmedikçe tek yaprak dahi kımıldamıyordu ve Anna’nın dudakları gerçekleri haykırıyordu. Senelerdir içerisinde biriktirip, kendisini zehirlediği şeyleri dışarı çıkartıyordu. Beklide yıllardır bunu kendisine bile itiraf edememişti. Marcus, ruhunu pazarlıyordu. Ruhu başkalarınca kullanılan bir adama aşık olmuştu. Soluksuz, devam etti.

    "Sen, sen acınacak haldesin Marcus. Kabul et kaybettin. Hayatımı mahvetmeye geldiysen mahvedebileceğin bir hayatım yok benim. Zaten yeterince berbat. Şayet ki hayır, bir şeyler katmaya geldim diyorsan ki demeye cesaretin olacağını sanmıyorum, o zaman da geldiğin yere gidebilirsin. Senin bana ve benim dünyama katabileceğin hiç bir şey yok. Ne mutluluk ne hüzün ne de acı." Genç kadının sözleri Marcus’un sefil hayatına ayna tutuyor gibiydi. Genç adamın dünyası başına yıkılmıştı. Mavi gözlerinde tek bir damla yaş kalmamıştı. Anna’yı ömrünün sonuna kadar kaybetmişken kaybedecek başka bir şeyi kalmamıştı. Birkaç adımda genç kadının yanına ulaştı. Onun yanında küçücük kalan bedenini kollarıyla sarmalarken genç kadın debeleniyordu. İstemediğini söylüyordu. Genç adam güçlüydü, bırakmadı. Dudaklarını simsiyah saçlara bastırdı. Oradan genç kadının şakağını buldu. Kulağına ilerledi ve bitkin ama etkileyici ses tonuyla fısıldadı. "Gittiğimde mutlu muydum Anna.. Doğru olduğuna inandığım şeyi yaptım. Korkmuştum. Kimse beni sevmedi Anna. Senden başka..” Marcus ilk defa korktuğunu itiraf ediyordu. Dudaklarını genç kadının yanağına bastırdı. Genç kadının saçları parmaklarının arasına hapsolmuştu. “Acı çektim ama sen kendine yeni bir hayat kurmuştun. En son ihtiyacın olan bendim. Sana verecek hiçbir şeyim yok Anna. Bir ruhum bile yok.”

    Genç kadının boynuna burnunu gömerek kokusunu uzun süre içerisine çekti. Ardından dudaklarına küçük ama tutkulu bir öpücük bıraktı. Veda öpücüğü.. Genç kadından ayrıldı ve elleriyle onun siyah saçlarını düzenledi. Gözlerinin altında birikmiş yaşları sildi.Ardından arkasını dönerek ilerlemeye başladı. Arkasında karar vermek zorunda olan bir enkaz bıraktı.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Anna Lizzie Malfoy
Hogwarts Müdiresi | KSKS Profesörü
Hogwarts Müdiresi | KSKS Profesörü
avatar

Lakap : Liz, Ann.
Rp Sevgilisi : Henry McCourt bitchi.
Mesaj Sayısı : 1528
Kayıt tarihi : 16/08/09

Özel
Rp Puanı:
100/100  (100/100)

MesajKonu: Geri: In Another Life   Paz Kas. 20, 2011 4:13 am

    Bir imkansıza aşık olmak, dikenli güllerin arasından geçmek gibiydi genç kadın için. Güller çok güzeldi, kusursuzdular. Oysa dikenleri o her adımını attığında parçalıyordu genç kadını. Her seferinde daha çok canını yakıyor, daha derin yaralar bırakıyordu. Marcus onu bir kez daha kavrarken ittirmeye gücü yetmedi. Genç adam kolunu o kadar sıkmıştı ki, birden kırılacağını zannetti. Marcus ise bunun farkında bile değildi, yalnızca Anna'nın kendisine bakmasını sağlamaya çalışıyordu. Genç kadın nerede hata yaptığını tekrar ve tekrar düşündü. Sevmenin acizlik olduğunu kendisi de biliyordu, oysa aşık olmak? Kalbi bir kez olsun kanatlandın mı ona nasıl dur diyebilirdi ki? Genç adamın aşkıyla ölürken, onu durduramazdı.. buna hiç kimsenin gücü yetmezdi. Marcus onun kulağına eğildiğinde göz yaşlarını daha fazla tutamadı. Genç adamın bedeni o kadar yakınındaydı ki, onun sıcaklığıyla ısınıyor, onunla yanıyor, onunla nefesler alıyor, onunla ölüyordu. Her şey Marcus'la başlayıp, Marcus'la bitiyordu. "Gittiğimde mutlu muydum Anna.. Doğru olduğuna inandığım şeyi yaptım. Korkmuştum. Kimse beni sevmedi Anna. Senden başka..” dediğinde genç kadının genzinden bir hıçkırık yükseldi. Mavi gözleri senelerin birikmişliğini dışa vuruyordu. Öyle ki ağladıkça ağlıyordu. Gözyaşları sel olmuş gibiydi, sonu gelmiyordu. Genç adamın sözleri bir hançer gibi yüreğine işledi. Kanayan yüreğini açıp bakmalı mıydı emin olamıyordu, aslında düşünemiyordu. Her an bayılabilirdi, hatta ölümün onu kucaklayıp sarması için, her şeyini verebilirdi.

    “Acı çektim ama sen kendine yeni bir hayat kurmuştun. En son ihtiyacın olan bendim. Sana verecek hiçbir şeyim yok Anna. Bir ruhum bile yok,” dedi genç adam yıkıntılar arasında bırakarak genç kadını. Anna, kendi sözlerinin cevabını almıştı. O dememiş miydi daha az önce bana verebilecek hiçbir şeyin yok diye? O dememiş miydi, boşuna geldin diye? Gözleri alev alev yanıyordu, tıpkı kalbi gibi. Kor haline dönen alevler onu içten yakıyordu. Hayattan o an nefret etti, genç adam en tutkulu öpücüklerinden biriyle o anı mühürlerken. Genç kadının zihninde hala onun sözleri dönerken, o anı ölümsüzleştirdi. Sıradan bir öpücük değildi bu. Acıyı, aşkı, ihtirası ve tutkuyu birleştiren sonsuz bir öpücüktü. Hem 'Gel benim ol' diyor, hem 'Gidiyorum' diye haykırıyordu.

    Genç kadın ne yapması gerektiğini bilemiyordu. Marcus Anna'nın saçlarını okşayarak gözyaşlarını sildi. Yumuşak dokunuşu bıraktığı yerleri kasıp kavururken bu kadar yakıcı olduğunu bilmiyordu. Gidiyordu işte, sözleri bu kadardı.. bitmişti. Her şeyiyle kaybetmişti genç kadın. Bir kez daha. Senelerce, belki de bu sefer ölene kadar onsuz olacaktı. Aslında bunun pek bir önemi yoktu; genç adam olmadığı sürece Anna zaten bir ölüydü. Onun nefesini hissedemedikçe yaşamanın hiç anlamı yoktu. Anna, Marcus'la yaşıyordu. Her gününe onunla başlıyordu. Onu istiyordu, her şeyden çok istiyordu. Oysa genç adam Anna'nın bu haykırışlarını duymadı. Arkasını dönüp ilerlemeye başladığı sırada Anna tek adım dahi atamadı. Ne yapması gerektiğini bilemiyordu, kim olduğunu, nerde olduğunu. Sahi kimdi o? Neredeydi o 'güçlü, duygusuz' Anna?

    Kahretsin, o giderse ölecekti işte. Onu bırakamazdı, bir kez daha kaybedemezdi. Yeniden izin veremezdi.. daha önceki gibi yine onsuzluğu yaşayamazdı. Belki, bir umutları vardı hala. Belki her şey daha güzel olurdu. Kendini kandırdığını bilse bile umurunda değildi. Boğazından bir feryat yükselirken yere yığıldı. Çığlığı koparırken dudaklarından yalnızca genç adamın ismi döküldü. Bir kez daha ve bir kez daha. Sesini yitirip, yalnızca yüksek sesli hıçkırıkları kalana kadar ona seslendi. Genç adamsa önce durmadı, fakat kadının feryadına dayanamayarak arkasını döndü. Genç kadın adamın ne gördüğünü bilmiyordu, her şey korku filmi gibiydi. Kendisi yere düşmüş ağlıyordu, nefes alamıyor, ölüyordu. Tek ilacı vardı onun.. tek bir yardım edebilecek kişi. Lanet olasıca Marcus, hem ona Cennet'i altın bir tepside sunuyor, hem de Cehennem'i yaşatıyordu.

    Anna, o sırada ağzından çıkacak sözün kaderlerini değiştireceğini biliyordu. Bu dilini iyice dolarken tek yapabildiği elini uzatmak oldu. Gitme diyordu adama kendi dilinde, gitme... Aynı şeyi bir kez daha yapma, kaldıramam. Buna dayanamam diye hıçkırıyordu içten içe. Seni seviyorum gibi iki saçma sözcük diline dolandı. Oysa dökülemediler dudaklarından özgürlüğe. Yalnızca onun gözlerine bakakaldı. Gri gözlerde kendisini görürken Marcus, o hiç bitmeyecekmiş gibi geçen anın bittiğini vurgularcasına genç kadına koştu. Yerdeki genç kadını kollarıyla kavrayıp kucağına bastırdığında Anna bir kez daha hıçkırdı. "Ben..." dedi ama cümlesinin gerisi gelmedi. Yaşlarla dolu yüzünü genç adamın göğsüne bastırdı. Onun kokusunu sinesine çekerken kafasını kaldırmak istemiyordu. Keşke dünya dursaydı o an, keşke hep böyle kalsalardı. Farkında olmadan onun eline uzandı. Titreyen eliyle genç adamın elini tutmak istediyse de Marcus ondan önce davrandı. Genç kadının elini sıkarak ona 'burdayım' dedi. Genç kadın buna minnettar kalırken, bir kez daha hıçkırdı. Hissettiği tek şey Marcus'un saçlarını okşuyan dudakları ve onun Cennet'ten bir parça olan öpücüğüydü.


Henry özel spoiler:
 
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Marcus Maurëll

avatar

Lakap : Yok.
Rp Sevgilisi : Anna Lizzie Malfoy
Mesaj Sayısı : 19
Kayıt tarihi : 21/08/11

Özel
Rp Puanı:
98/100  (98/100)

MesajKonu: Geri: In Another Life   Paz Kas. 20, 2011 4:19 am

    Genç adamın ağır adımları onu Anna’dan uzaklaştırırken buraya gelirken kendisine verdiği sözlerin ne kadar boş ve komik olduğunu düşünüyordu. Bunun olacağını bilerek çıkmıştı yola. Mantığı gitmemesini, eğer giderse kırılacağını, kıracağını haykırmıştı ona ama genç adam her zaman olduğu gibi burnunun dikine gitmeyi tercih etmişti. Marcus, gururu için yaşayan bir adamdı ve daha bir dakika önce gururunun ayaklar altına alınışa seyirci kalmıştı. Boyun eğmişti. Ama o boyun eğmektense ölmeyi yeğlerdi. Aşk böyle bir şeydi. Alçaltıcı, yapışkan, tehlikeli duygular.. Marcus bu zamana kadar her şeyi, herkesi arkasında bırakabilmişti. Fakat şimdi Anna’dan uzağa attığı her adımda kalbinin bir parçası yerinden sökülüyordu. Neredeyse her çeşit fiziksel acıya maruz kalmış bir adam olarak bunun en acısı olduğunu söyleyebilirdi. Havayı derin derin ciğerlerine doldurdu. Anna ile aynı havayı solurken, aynı gökyüzüne bakarken, aynı anda ağlarken onu nasıl unutabilirdi?

    İstifa etmek geçti genç adamın aklından. Ne kazandıysa elinin tersiyle itip gitmek.. Geldiği deliklerden birisine girip, ömür boyu orada çürümeyi beklemek.. Yapamazdı. Artık kaçmaya bile mecali kalmamıştı. Henüz 24 yaşındaydı fakat ömrünü kaçarak sürdürüyordu. Artık kaçmayacaktı. Anna’nın yanından ayrılmayacaktı ama Anna ile de olmayacaktı. Senelerce olduğu gibi onun yaşadığını gazete haberlerinden öğrenmek istemiyordu. Anna’nın haberi olmasa da Anna’yı koruyacaktı. Saçlarını karıştıran rüzgara karşı küçük bir adım daha attı. Ardındaki genç kadının gırtlağından kopan acı feryat genç adamın kulağına ulaştı. Yere düşen bedenin sesini duyduğunda ölesiye geri dönmek istiyordu ama durmadı. Duramadı.. Onu öyle görmeye dayanamazdı. Genç kadının hıçkırıkları da genç adamın adımları gibi durmuyordu. Geri dönerse ömür boyunca yaptığı hataların en büyüğünü yapardı. Genç kadın şimdi kahroluyordu belki ama Marcus geri dönerse ömür boyu bu anın pişmanlığını yaşacaktı. Ömür boyu Marcus’u geri dönmek zorunda bıraktığı için kendini suçlayacaktı. Ömür boyu o gün başı yukarıda bir evlada diyemediği için mahvolacaktı. Marcus beyaz atlı prens değildi. Ona hak ettiği peri masalını yaşatamazdı. Bir yerde mutlaka bir açık verecekti. Marcus’a bir şans daha vermek, aynı filmi tekrar izlemek demekti. Marcus kendisine bu şansı vermeyecekti. Genç kadının haykırışına inat, bir adım daha attı.

    Genç kadını sevdiği kadar kızıyordu. Aşık olduğu kadar nefret ediyordu. Kendisine bunları yapmaya hakkı yoktu. Genç kadını kendi karanlığına hapsetmek istemiyordu. Kendisine tekrar hatırlattı. Geriye tek bir bakış atarsa bu Anna’nın sonu olurdu. Anna onu tekrar sevebilirdi ama o tekrar Anna’nın sevdiği adam olamazdı. Kendisine güvenmiyordu. Hiç beklemediği anda rüzgar ters yöne esti ve adımları onu Anna’nın yanına kadar sürükledi. Marcus hiçbir şey hissedemiyordu. Genç kadın sarsıla sarsıla ağlıyordu. Bacaklarını karnına çekerek kendisini dışarıdan gelecek tehlikelere karşı koruyor gibi görünüyordu. Genç adam kendi kanını dahi donduran bir sakinlikle dizlerinin üzerine çöktü. Genç kadının kafasını taş zeminden kaldırıp, kucağına çekti. Saçlarına bir öpücük kondurdu. Genç kadının ağlamaktan titreyen dudakları usulca açıldı. "Ben..." diye cümleye başladı, gerisi gelmediyse de biliyordu genç adam. Genç kadının dudaklarından belli belirsiz tek kelimede ne anlamlar yüklü olduğunu biliyordu. Genç adamı sevdiğini, nefret ettiğini, öldürmek dahi istediğini ama gitmemesini bağırıyordu. Marcus genç kadının parmaklarını usulca sıktı ve mırıldandı. "Buradayım..”

    Anna histerik bir gülüş ile karşılık verdi. Ne zaman oradaydın ki diyordu. Marcus genç kadını daha da kucağına çekerek mırıldandı. "Ben seneler önce tanıdığın o çocuk değilim Anna.. Anlamalısın. Sen yaralarımı sararken en büyüğünü kendin açtın..” Genç kadının nefesleri yavaş yavaş sakinleşmişti. Dikkatle genç adamın ne diyeceğini dinliyordu. Marcus, zoraki kontrolü altında tuttuğu sesiyle devam etti. "Ben hiçbir zaman kendime geri dönüp seninle mutlu olmayı hayal etme şansını vermedim. Hiçbir zaman rüyalarımda birlikte çocuklarımıza bakmıyorduk. Olmayacak şeyleri istemem ben. En büyük hayalim belki de bir cam arkasından senin yaşadığını görebilmekti. Üzgünüm Anna.. Sana acıdan başka bir şey veremem. Yine de duymak istiyorsan.. Seni se-“ Genç kadının ince parmakları genç adamın dudaklarını buldu. Marcus onun emrine uyarak susarken bir saniye sonrasının ona ne getireceğinden haberi yoktu.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Anna Lizzie Malfoy
Hogwarts Müdiresi | KSKS Profesörü
Hogwarts Müdiresi | KSKS Profesörü
avatar

Lakap : Liz, Ann.
Rp Sevgilisi : Henry McCourt bitchi.
Mesaj Sayısı : 1528
Kayıt tarihi : 16/08/09

Özel
Rp Puanı:
100/100  (100/100)

MesajKonu: Geri: In Another Life   Paz Kas. 20, 2011 4:25 am

    Hayatının hatasını yaptığını biliyordu genç kadın, bir kez daha yanlış yolu seçtiğini ve bir kez daha yenik düştüğünü. Bütün vücudu titrerken, kendisini bu an için yaşamış gibi hissediyordu. Ölene kadar Marcus'un kollarında kalmalıydı. Sonsuza kadar ona sarılmalı, onunla ölmeliydi. Bir şeyler demesi gerekirdi, oysa sesinin çıkması imkansızdı. Zorlukla nefes alıp verirken onun güvenli kollarında iyice büzüldü. Marcus ise mırıldanmaya başladı. "Ben seneler önce tanıdığın o çocuk değilim Anna.. Anlamalısın. Sen yaralarımı sararken en büyüğünü kendin açtın..” diye başladı sözlerine. Genç adamın her sözcüğü beyninde yankılanıyordu Anna'nın. Evet, Marcus kesinlikle yıllar önceki değildi. Şimdi çok daha imkansızdı, şimdi çok daha zor biriydi. Anna'ya ihtiyacı yoktu belki de, yalnızca genç kadını avutmak için kalbini okşuyordu. Yine de devam etti."Ben hiçbir zaman kendime geri dönüp seninle mutlu olmayı hayal etme şansını vermedim. Hiçbir zaman rüyalarımda birlikte çocuklarımıza bakmıyorduk. Olmayacak şeyleri istemem ben. En büyük hayalim belki de bir cam arkasından senin yaşadığını görebilmekti. Üzgünüm Anna.. Sana acıdan başka bir şey veremem. Yine de duymak istiyorsan.. Seni se-“ derken, o anda daha fazla dayanamayacak olan genç kadın hayatı boyunca en çok pişman olacağı şeyi yaptı. Narin elini Marcus'un dudaklarına bastırarak onu susturdu. Onun sözlerine çok ihtiyacı vardı, hem de her şeyden çok. Yine de onları duymaya hazır değildi. Marcus haklıydı, ikisi beraber oldukları sürece hiç bir zaman mutlu bir aileleri olmayacaktı. Sürekli kavga edeceklerdi, etraflarında dolaşacak küçük tatlı çocukları olmayacaktı ki Marcus çocuklardan nefret ederdi. Tıpkı Anna'nın da ettiği gibi.

    Yine de hep dedikleri gibi, aşk her şeye rağmen yaşanmaya değerdi. Denemeden ne Anna ne de Marcus bilemezdi. Ona verebileceği tek şey kalbiydi genç adamın, Anna onun sözcüklerini duymasa da zeki bir kadın olarak onu da verdiğini biliyordu. Yıllar önceki gibi yaralarını sarabilirdi genç adamın, üzülecek de olsa buna değerdi. Onun aşkı, her lanet olası şeye değerdi. Gülümseyerek küçük bir öpücük kondurdu dudaklarına. Genç adam Anna'nın göz yaşlarını silerken, ikisinin de kalbini ısıtan bir gülüşün ardından derin bir nefes aldı. Bu güzel anın bozulmasından korkarak fısıldadı. "Bana aşkını ver yeter Marcus, diğerlerine yalnızca öyle katlanabilirim. Biliyorsun," dedi. Genç adam, usulca kafasını sallarken, Anna yeniden onun kollarındaydı. Aralarındaki beş yıldır uzayıp giden acı dolu anlar, şu anda son buluyordu. Belki bundan sonra her şey daha da kötüye gidebilirdi. Umurunda bile değildi genç kadının.

    Güçlü biri olabilirdi, bunun Marcus'suz hiç bir anlamı yoktu. Başını onun omzuna gömerken suratındaki gülümsemeyi korudu. Yıllar sonra ilk kez mutluydu, başından ayağına kadar huzurla doluydu vücudu. Hücreleri isyan etmiyor, usulca akıyordu bedeninde. İkisi de deneyecekti bundan sonra. Bir şeyleri değiştiremezlerdi belki ama deneyeceklerdi. Artık birbirleri olmadan yapamadıklarının bilincindeydi onlar. Anna o an kendi kendine söz verdi. Bundan sonra gururunu umursamayacaktı. Marcus içindi her şeyi. Aşkı, bedeni, ruhu. Kalbi. "Senden tek bir söz istiyorum Marcus.." Sözlerini toparlayabilmek için Merlin'den şans diledi. Derince bir iç çekişin ardından cesaretini topladı. Bir masalın sonu gelmiş gibi hissetse de biliyordu ki onların masalı daha yeni başlıyordu. Bundan sonra her şey daha farkı olacaktı. "Bir daha terk edip gitmeyeceğine dair. Tek bir söz."


Henry özel spoiler:
 
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Marcus Maurëll

avatar

Lakap : Yok.
Rp Sevgilisi : Anna Lizzie Malfoy
Mesaj Sayısı : 19
Kayıt tarihi : 21/08/11

Özel
Rp Puanı:
98/100  (98/100)

MesajKonu: Geri: In Another Life   Paz Kas. 20, 2011 4:30 am

    Zaman çok yavaş geçiyordu. Genç kadının dudaklarının sıkı sıkıya kapalı duruşundan, yaşlı kirpiklerinin tek bir kere bile kırpılmamasından büyük bir kararın eşiğinde olduğunu anlıyordu Marcus. Genç adam gözlerini bir an kaçırmak istedi fakat genç kadının hırçın mavileri o kadar net ve ürkütücüydüler ki cesaret edemedi. Bir an sonra Anna gülümseyerek genç adamın dudaklarına ufacık bir öpücük kondurdu. Genç adamın omuzları hızla düştü. Gülümseyerek kucağındaki kadının gözlerinin altında birikmiş gözyaşlarını temizledi. Genç kadın, Marcus’un içini sıcacık ederek tekrar gülümsedi ve ardından titrek bir ses tonu ile mırıldandı. "Bana aşkını ver yeter Marcus, diğerlerine yalnızca öyle katlanabilirim. Biliyorsun." Bu saatten sonra genç kadın ne söylerse söylesin kabul etmek zorundaydı. Onu ikinci bir yıkılışa terk edemezdi. Kalbi henüz o kadar yosun tutmamıştı. Anna kalbini ona açmıştı. İlk defa karşısında ağlıyordu. Genç adam, bununla mahvolarak boynunu geriye bıraktı. "Senden tek bir söz istiyorum Marcus.."

    Genç adamın içi birden buz kesti. Bakışlarını kaçırmaya çalıştıysa da Anna izin vermedi. Söz vermeyi sevmezdi. Söz vermezdi. Anna’da bunu biliyordu. Sözlerini hiçbir zaman tutamamıştı çünkü. Gözlerini sıkıca yumarak Anna ile arasındaki bağı koparttı. Genç kadının usul sesi kulaklarına doldu. "Bir daha terk edip gitmeyeceğine dair. Tek bir söz." Genç adamın gözleri dehşetle açıldı. Kaçmak istedi ama umduğundan daha da kuvvetli olan genç kadın onu bileklerinden tutarak yerinde sabitledi. Ardından dizlerinin üzerinde yükselerek Marcus ile aynı boya ulaştı. Genç adam hayatının kararını verecekti. Ya kalkıp gidecek boş ama tehlikede olmayan bir hayat yaşayacaktı, ya söz verip kalacak, ömür boyu başka bir canın daha sorumluluğunu alacaktı. "Anna, kimden ne dilediğine dikkat et..” diyebildi sadece. Genç kadın ise inatla cevap bekliyordu. Marcus’un kolu artık acıyordu. Genç kadın onun kaçacağından o kadar emindi ki bırakmak istemiyordu. Genç adam ömrü boyunca bir kez söz vermişti ve onu da tutamamıştı. Sonucu belli olan bir irade savaşına sokuyordu Anna onu. "Anna, ben..”

    Anna gülümseyerek yavaşça ayağı kalktı. Gözlerinde kızgınlık ve hüzünden bambaşka duygular baş göstermişti. Genç kadının hayal kırıkları Marcus’un kalbine battı.. "Anlıyorum Marcus..” dedi ve arkasını döndü.. Bu sefer giden oydu. Marcus ise henüz kararını verememişti. Hata yaptığını bilse de hızla ayağı kalkarak genç kadını belinden yakaladı. Anna birkaç saniye içerisinde kendisini yeniden üç süpürgenin camına yapışmış olarak bulmuştu. Şaşkınlıktan karşılık bile veremiyorken dudaklarına baskı yapan dudaklar ondan aceleci çıkarak gizemini keşfe çıkmıştı. Genç adam her öpüşünde ayrı söz veriyordu. En sonunda nefes nefes ayrılarak alnını genç kadının alnına dayadı. "Söz veriyorum Anna..” Genç kadın yorgunlukla gözlerini kapattı. Titrek bacakları üzerinde yükselerek genç adamın boynuna sarıldı. İkisi de hiçbir şey hissedemiyorken onlar bunun bir son olmadığını biliyordu. Onların hikayesi yeni başlıyordu..


X SON X
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
In Another Life
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» Zack ve COdy Güvertede Suite Life On Deck

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Whisper of Death RPG :: B Ü Y Ü L Ü B Ö L G E L E R :: Hogsmeade :: Üç Süpürge-
Buraya geçin: