Whisper of Death RPG
Sitemize hoş geldiniz.
Lütfen giriş yapınız ya da üye olunuz.

WoD Yönetimi.



 
AnasayfaKapıSSSKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Rursus non sum iratus fratri.

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Carmella Decartius
Ravenclaw VII. Sınıf Öğrencisi
Ravenclaw VII. Sınıf Öğrencisi
avatar

Lakap : Carmy.
Rp Sevgilisi : Conrad Hill.
Mesaj Sayısı : 322
Kayıt tarihi : 20/07/12

Özel
Rp Puanı:
97/100  (97/100)

MesajKonu: Rursus non sum iratus fratri.   Paz Eyl. 02, 2012 6:50 am

Bu da benden size hediye. -Margeaux.

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Carmella Decartius
Ravenclaw VII. Sınıf Öğrencisi
Ravenclaw VII. Sınıf Öğrencisi
avatar

Lakap : Carmy.
Rp Sevgilisi : Conrad Hill.
Mesaj Sayısı : 322
Kayıt tarihi : 20/07/12

Özel
Rp Puanı:
97/100  (97/100)

MesajKonu: Geri: Rursus non sum iratus fratri.   Paz Eyl. 02, 2012 7:23 am

    Decartius'ların Evi, akşama doğru.
    Kafasını suyun içinden çıkardığında sanki ilk nefesini alıyormuş gibi hissetti. Kendisine hayat veren ilk oksijeni çekiyormuş gibi. Kısa saçlarını geriye attıktan sonra birkaç saniye etrafına bakındı ve sırtını dikleştirerek küvetin içinden kalktı. Beyaz bornozuna sıkıca sarındıktan sonra banyodan odasına geçti. Kardeşlerini etrafta göremiyordu. Muhtemelen mezarlıktan dönüş yolundaydılar. Annesini erken yollama çabaları büyük bir kavgayla da olsa son bulmuştu ancak istediğini ede edebilmiş olması annesiyle olan kavgasını umursamaması için geçerli bir nedendi. Saçlarını ve vücudunu iyice kuruladıktan sonra önceden hazırladığı kıyafetlere baktı. Siyah ve kırmızı. Abisini onu böyle renkleri giyerken görseydi muhtemelen çok kızardı. O'nun yas tutma anlayışı gülmekti. Büyükbabalarını kaybettiklerinde sürekli gülmüştü. Bütün cenaze boyunca. En azından evdeyken. Sonra O'nun da cezası Carmella gibi olmuştu, iki kardeş cenazeye götürülmemiş ve evde beklemişlerdi. O kahkahalar tekrar kulaklarında çınlayınca buruk bir gülümseme kapladı cadının yüzünü. Üstünü giyindikten sonra akağaçtan yapılma komidinine yöneldi cadı. En alttaki çekmeceyi güçlükle çıkardıktan sonra elini karanlık boşluğun içine soktu ve bunu alacağı şeyin eskimiş yüzünü hissedene kadar yaptı. Kitabı nihayet alabildiğinde çekmeceyi yerine taktı ve kitabın yüzündeki tozlara derin bir nefes aldıktan sonra üfledi. Omnia de Angelis, Melekler Hakkında Her Şey. Abisinin kendisine verdiği ilk ve son kitaptı bu. Babasının ve kendisinin notları kitabı o kadar doldurmuştu ki kendisi için yazacak yer kalmamıştı. Kitabı göğsüne bastırıp derin bir iç çekti. Son olarak siyah, ipek cüppesini de giydikten sonra asasını cüppesinin cebine koydu. Son bir şey eksikti. Yastığının altındaki gümüş saplı çakıyı dikkatlice alıp onu da cebine koyduktan sonra hazırdı. Ares'e haber vermeyi düşünmüştü, ancak biraz yalnız kalmanın iyi olacağını düşünmüştü. Komidininin üstündeki aynaya son bir kez baktıktan sonra odasından hızla çıktı.

    Godric's Hollow, Büyücü Mezarlığı, güneş batmak üzereyken.
    Cadı buraya ne kadar hızla geldiğinş bilmiyordu. Geç kaldığını hissediyordu ve bu kendisinde suçluluk duygusu hissetmesine neden olmuştu. Derin derin nefes alarak yürüyordu mezar taşlarının arasından. Burayı artık avucunun içi gibi biliyordu. Abisi ölmeden önce de buraya onunla gelir ve mezar taşlarının üstünde yazan isimleri ezberlemeye çalışırdı. Her seferinde kazanan abisi olurdu. Immanuel, her zaman dinlenmek için durdukları ağacın altına gömülmüştü. Carmella büyük uğraşları sonunda bunu başarabilmişti, bu yüzden mutluydu. Abisi orayı çok severdi ve diğer tarafta da mutlu olabilmesi için en azından bunu yapmak istemişti cadı. Mezarlık sanki biraz daha büyümüş gibiydi. Buraya gelmeyeli aylar olmuştu ve yeni mermer taşlar batan güneşin rengine bürünmüşlerdi. İşi bittikten sonra hepsini tek tek okumayı tasarladı kafasında. Tek başına hiçbir zaman keyfi olmayacaktı bu işin ancak bu abisi ve kendisi arasında kalan sayılı şeylerden biriydi. İlginç isimleri bir deftere yazar, sonra onlarla dalga bile geçerlerdi. Öteki tarafta onların da bizle dalga geçeceğini söylerdi abisi, acaba gerçekten öyle miydi? Bunu ölmeden asla bilemeyecekti. Mezarlığın nihayet sonuna doğru geldiğinde o büyük çınar ağacını görebiliyordu. Gözleri ileri derecede bozuk olan bir insan bile bu ağacı her yerden seçebilirdi. Cadı adımlarını hızlandırırken elini cebine soktu ve çakıyı avucunun arasına alarak sıkmaya başladı şimdiden. Immanuel Decartius'un mezarına nihayet geldiğinde dizlerinin üstüne çöktü ve çakıyı cebinden çıkardı. Gözlerini sıkıca yumarak derin bir nefes aldı ve sağ eline derin bir kesik açarken dudaklarını ısırmakla yetindi sadece. Daha sonra kestiği elini iyice sıkarak yere birkaç damla kan akmasını sağladı. Aynı zamanda gözlerinden akan damlalara da engel olmamayı seçmişti. Elindeki sızı artmaya başladığında iki elini birleştirip parmaklarını birbirine kenetleyerek yüksek sesle bir dua okumaya başladı. Bu, ezberlediği ilk latince duaydı. Huzur duası olarak geçerdi. Immanuel ilk kez bunu öğretmişti cadıya. Duasını bitirdiği anda badem rengi gözlerini açtı ve gri mezar taşına bakmaya başladı. Konuşabileceğinden emin değildi, hıçkıramıyordu bile. Üç yıl boyunca hiç böyle hissetmemişti. O'nu bu kadar özleyebileceğini düşünmemişti. 'Monui, frater, nonne vos quaeror, me?*' Tek kelimelik bir cevap alabilmek için nelerini vermezdi cadı. Konuşmaya devam etti, buruk bir gülümsemeyle. 'Multa deesse sentio quam vos putatis. Desidero tibi.**' Daha fazla konuşabileceğinden emin değildi. Latinceyi konuşmadığı için yavaş yavaş unutuyor gibiydi. Oysa ki daha Carolie'ye öğretecekti bildiklerini. Belki de Ares'e söz etmeliydi bundan. Immanuel bildiklerini başkalarına da öğrettiği için kendiyle gurur duyardı. Ama şimdi anadilini bile konuşamayacak haldeydi.'Beni affedebilecek misin?' Son sözlerinin ardından cüppesini omuzlarının üzerinden sıyırıp köprücük kemiğinin altındaki ters pentagrama dokundu. Histerik bir kahkaha attıktan sonra mezar taşına döndü. 'Bak, hatırlıyorsun bunu, değil mi? Ben çok net hatırlıyorum. Acımla birlikte yükselen sesini. O gücü. Her şeyi. Ben seni affettim abi; şimdi sıra sende.'


Spoiler:
 
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Ares E. Archilles
Ravenclaw VII. Sınıf Öğrencisi | Bina Başkanı
Ravenclaw VII. Sınıf Öğrencisi | Bina Başkanı
avatar

Lakap : Ares. Sadece Ares.
Rp Sevgilisi : Carmella. <3 Yirim onu.
Mesaj Sayısı : 387
Kayıt tarihi : 08/02/11

Özel
Rp Puanı:
95/100  (95/100)

MesajKonu: Geri: Rursus non sum iratus fratri.   Paz Eyl. 02, 2012 9:27 pm

    Beauty queen of only eighteen
    She had some trouble with herself
    He was always there to help her
    She always belonged to someone else

    Kapkaranlık. Şuan gördüğü tek şey, kapkaranlıktı. Kalbi gibi, ruhu gibi, her şey gibi. En yakın arkadaşının kaybını tekrar yaşıyordu sanki. Yine, yeniden ve daima yaşayacaktı. O lanet gün her geldiğinde, sol yanındaki acı daima orada duracaktı. Bazı geceler rüyalarında belirirdi Immanuel, teşekkür ederdi. 'Kardeşimi koruduğun için, ona yardım ettiğin için teşekkür ederim' derdi ve hafif bir gülümsemeyle uzaklaşır giderdi. Bazende onu uyarırdı, 'dikkat et kendine' diye. Her zaman genç adamın yanındaydı. Peki Ares ne yaptı? Sadece ölüm yıldönümünde, elinde beyaz lâlelerle mezarlığa uğradı. Kendinden iğreniyordu, keşke daha sık ziyaret etseydim diye kendini paralıyordu. Ya da daima arkadaşının yanında olabilirdi, o zaman onun sorunlarını görürdü ve ona yardım ederdi. Böylece Immanuel intihar etmez ve hala en iyi arkadaşı olarak genç adamın yanında olurdu. Keşkeler... Keşkeler olmasaydı keşke. Ve gözlerini açtı. Yarım saattir düşünüyordu. Okullar kapandığından beri öğlen uykusuna yatmayı alışkanlık edinmişti. Yapacak bir işi yoktu çünkü. Evi Londra'da, muggle'ların yaşadığı yerdeydi. Bazen kafeye gidiyor, tek başına kitap okuyordu. Bazen de kütüphaneye gidiyor, ilginç bir kitap var mı diye sağı solu karıştırıyordu. Günlerinin çoğu böyle geçerken arada sırada Carmella ile buluşuyor hasret giderdikten sonra yine yolları ayrılıyordu. Bugün belki yine buluşurlardı, belli olmazdı Carmella'ya. Mezarlığa sabahleyin gitmiş olmaları lazımdı. Genelde öyle değil midir zaten? Sabah git, hüzünlen. Eve gel, yas tut.

    Bir kaç yıl önce, Kara Göl.

    Gene nereye kaybolmuştu bu çocuk? Derse yetişmeleri lazımdı ve Immanuel yine ortalarda yoktu. Garip bir arkadaş olduğu doğruydu, bazen ortalardan kaybolur, saatlerce ortaya çıkmazdı. Alışkındı bu duruma. Ama bugün kaybolmamalıydı, çünkü önemli bi' sınavları vardı. Islak çimlerin üzerinde durdu bir kaç dakika. Yeni yağmur yağdığının göstergesi olarak etraf toprak kokusuyla sarmalanmıştı. Gökyüzü de hâlâ gri bulutlarla kaplıydı. Bu durumdan nefret ediyordu. Yağmurlu günlerden ve kasvetli havalardan. Başına gelen kötü olaylarda hep yağmur yağmış oluyordu ve etrafa kasvetli bir grilik çöküyordu. Mavi gözleriniyle -hoş, şuanda lacivertti- etrafı taradı. Burada bir yerlerde olmalıydı. Aklına geçende yaptıkları konuşma geldi. 'Kara Göl'ü seviyorum, orası sakin ve sessiz. Düşünmek için en ideal yer,' demişti. Adımlarını hızlandırarak Kara Göl'e doğru ilerlemeye başladı. Hızlı solukları bir birini ardına takip ederken, yüreği sıkışmaya başladı. Kötü bir şey olmuştu -yada olacaktı- bunu hissedebiliyordu. Ve sonra onu gördü. Sırtüstü yatıyordu, yavaş yavaş ve kesik kesik soluk alıyordu. Gözlerinin canlılığı gitmişti, kabul etmek istemese de onun öleceğini ilk bakışta anlamıştı. Immanuel de genç adamı görmüştü o sırada. Hafifçe gülümsemiş, 'onu sana emanet ediyorum,' gibisinden bir şeyler söylemişti ve gözleri bir daha hiç açılmamak üzere kapanmıştı. Ares gözlerinden akan damlalara anlam verememişti, yağmur mu yağıyordu acaba? Ya da kendisi mi ağlıyordu? Kimin umrundaydı ki? Erkekler ağlamaz diye bir kural yoktu sonuçta. Bir süre sonra göz yaşları dinmişti. Ve o zaman tekrar bir şey fark etti. O gün yağmur yağmıştı ve hava kasvetliydi.


    Daldığı hayalden çıktı, tekrar. Bundan nefret ediyordu işte. Kalkıp hızlıca bir duş aldı, bugün güçlü durmalıydı. Carmella'yı güçlü tutmak istiyorsa, oda güçlü durmalıydı. Hoş, Carmella güçlü bir kızdı, kendini daima korurdu. Ama genç kızın bile fark edemediği bir kırılganlığı vardı. İkisi de güçlü olursa, bugün sorunsuzca geçebilirdi. Değil mi? Muggle tarzı şeyler giyerek -siyah bir kot kantolon, siyah bir lakos, siyah bir ceket- mezarlığın girişine cisimlendi. Bu histen nefret ediyordu, midesi bulanıyordu genelde. Ama yapmak zorundaydı çünkü Londra'da uçan bir süpürge orada yaşayanların akıllarını kaçırmalarına yeter de artardı. Mezar taşlarına bakmadan ilerlemeye başladı. Carmella'nın -ve Immanuel'in- aksine mezar taşlarını ezberlemeyi sevmiyordu. Bu insanları tanımıyordu ve onu ilgilendirmiyorlardı. Güneşin son ışıkları kaybolmak üzereydi artık, hafif bir karanlık çökmüştü mezarlığa. Ulu ağacı bulana kadar ilerledi ve sonra O'nu gördü. Siyah cübbesini, kısa kesilmiş saçlarını... Hayatının aşkı ve hayatı pahasına korumaya yemin ettiği kızı. Hafif sesi Ares'in bulunduğu noktaya kadar geliyordu. "Monui, frater, nonne vos quaeror, me?" Dedi kız Ares'in anlamadığı bir dilde. "Multa deesse sentio quam vos putatis. Desidero tibi," diye de devam etti. Belki Latince'ydi. Sonra İngilizce'yle devam etti. "Beni affedebilecek misin? Bak, hatırlıyorsun bunu, değil mi? Ben çok net hatırlıyorum. Acımla birlikte yükselen sesini. O gücü. Her şeyi. Ben seni affettim abi; şimdi sıra sende." Ares'te hatırlıyordu onu. Immanuel ritüeller yapardı ve bazı ritüellerinde kardeşini kullanırdı. "Merhaba sevgilim, merhaba dostum," diye mırıldandı hafif bir sesle. Kızın kendisine dönen gözlerini gördüğünde içindeki bir şeyler acıdı. Gözleri binbir duyguyla parıldıyordu. Carmella'nın yanına yaklaştı ve oda pentagrama dokundu. Pürüzsüz teni çok fazla soğuk değildi. Eğildi ve kızın alnına sade bir öpücük kondurdu. "Merak etme sevgilim, Immanuel seni affedeli çok oldu," dedi.


Spoiler:
 
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
Rursus non sum iratus fratri.
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Whisper of Death RPG :: B Ü Y Ü L Ü B Ö L G E L E R :: Godric's Hollow :: Büyücü Mezarlığı-
Buraya geçin: