Whisper of Death RPG
Sitemize hoş geldiniz.
Lütfen giriş yapınız ya da üye olunuz.

WoD Yönetimi.



 
AnasayfaKapıSSSKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Hogwarts Su Savaşı | Fight or be ready to get wet.

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Gordon Campbell
Gryffindor VII. Sınıf Öğrencisi | Bina Başkanı
Gryffindor VII. Sınıf Öğrencisi | Bina Başkanı
avatar

Lakap : King, Gryffindor's King. The boy who has a naked girlfriend.
Rp Sevgilisi : Naked queen. The girl who is naked. Roxy the boobs.
Mesaj Sayısı : 120
Kayıt tarihi : 10/08/12

MesajKonu: Hogwarts Su Savaşı | Fight or be ready to get wet.   Ptsi Mayıs 06, 2013 4:37 am

fight or be ready to get wet.

*:
 
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Gordon Campbell
Gryffindor VII. Sınıf Öğrencisi | Bina Başkanı
Gryffindor VII. Sınıf Öğrencisi | Bina Başkanı
avatar

Lakap : King, Gryffindor's King. The boy who has a naked girlfriend.
Rp Sevgilisi : Naked queen. The girl who is naked. Roxy the boobs.
Mesaj Sayısı : 120
Kayıt tarihi : 10/08/12

MesajKonu: Geri: Hogwarts Su Savaşı | Fight or be ready to get wet.   Ptsi Mayıs 06, 2013 5:40 am

    Hava mı çok sıcaktı yoksa yalnızca o mu cehennemde yanıyormuş gibi hissediyordu, bilemiyordu genç adam. Başını kaldırıp gökyüzüne baktığında, yakıcı güneşin kendisine bugün benim günüm kaltak dediğini duyar gibi oldu. Ah, oldukça açıklayıcı bir cevaptı. İngiltere her daim puslu olan ve gri bulutların sarmaladığı klasik havasından yoksundu o gün. Tüm ağaçları üzerine geliyormuş gibi hissediyordu Gordon, alnından akan bir damla teri elinin tersiyle silerken. O soğuğun çocuğuydu, onun kanında soğuk kan hakimdi. Gordon; asla ama asla sıcağı sevmezdi. İskoçya'nın çok uzak olmadığı gerçeği -işin aslı yalnızca iki saniye bile sürmeyen cisimlenme denen o harika olayla orada olabilirdi, ama bu okul günüydü, lanet olası bir okul günü- bir yana, genç adam orayı özlüyordu. Sert rüzgarlarını, yüksek kayalıklarını, bir göründükten sonra dağların arasında kaybolan güneşi istiyordu. Hayır, kesinlikle kendisiyle alay edercesine onu yakan güneşi değil. Kendisini yakmasını istediği tek güneş, o an kollarındaydı. "Biliyor musun Hans?" diye mırıldandı, kollarındaki güneşinin saçlarını okşarken. Elbette ki Roxana'nın saçlarını. Hans'ın değil, kesinlikle değil! Roxana genç adam bacağına başını yaslamış gülümsüyordu. Gordon onun sayesinde her şeyi unutabileceğini düşündü o an. Genç kızın melekleri andıran sesi bile, aslında adamın fazla hoşlanmadığı İngiltere'yi katlanabilir yapıyordu. "Bugünkü antremanda sizin grubun nasıl kaybettiğini mi? Ah, kesinlikle biliyorum." Roxana'nın meleksi sesini... Hans'ınki değil! Hans'a bakarak başını iki yana salladı Gordon. Boş olan sol elini adamın omzuna koydu ve onunla kafa kafaya verdi. "Sabah seni yeme yarışında öyle bir ezdim ki, yiyecekler mideme oturmuş. Yavaşlatan şey yenme duygusunun verdiği o tutkulu huzurdu kardeşim." Adrian kahkaha atıp ona yumruğunu uzattığında göz kırparak ona karşılık verdi genç adam. Homurdanmakla meşgul olan Hans ise bakışlarını yardım istercesine Silvian'a kaydırdı. "Duyuyor musun Silvian, yenilgi birilerinin midelerine oturmuş." Quidditch söz konusu olduğunda Hans ve Silvian'ın ölümüne kapışacağını bilen genç adam, kızın şu an bununla ilgilenmiyor olduğundan oldukça emindi. Adrian kucağına oturttuğu genç kızın omuzlarını kollarıyla sarmış, kulağına bir şeyler mırıldanıyordu. Ve kız da sırıtıyordu. Kuşkusuz ki Hans da Gordon ile aynı anda fark etti bu durumu. Yeniden homurdandığında genç adamın algılayabildiği tek kelime 'çiftler' oldu. Sesindeki imayı fark etmemiş olmayı isterdi ama etmişti bile. Öyle ya da böyle, Hans evli biriydi. Karısı ise onun koklaşıp uzaklaşamayacağı kadar uzaktaydı o an. Çapkınların sonunun bir bir evlilik olacağı düşüncesine sahip olan bir kız kardeşi vardı: Heather. Ona kalırsa herkesin sonu evlilik olacaktı. Shane'in bile. Adam kendi düşüncesine güldü ister istemez. Shane'in bir kızla evlendirme düşüncesi Heather için bile komikti. İstediği her şeyi yapma kapasitesine sahip kız kardeşi, dünyadaki en uçkuru düşük insan olan Shane'i yenemezdi, Gordon'a sorulursa. Yine de genç adam bunu ona söylemeyecek kadar iyi bir abiydi. "Galiba birazdan haşlanarak öleceğim." Freja uzun süredir kapalı tuttuğu ağzını açtığında kendisini anlayan birisinin daha varlığı üzerine derin bir nefes aldı Gordon. Onaylamak için ağzını aralamıştı ki, bu defa Hans kolunu Gordon'ın omzuna attı. "Havanın neden bu kadar sıcak olduğunu biliyorum."

    Normal bir insan ya da tam anlatmak gerekirse, doğru bir arkadaş grubu bir şeyin nedeninin bilindiği söylendiğinde merakla kaşlarını kaldırır ve doğru kelimeleri bekler. Bizimkiler değil. Bir anda bir uğultu ele geçirdi bir ağacın kenarında toplanmış olan grubu. Hepsi Hans'tan gelecek sözlerin saçma olacağını bildiği için olsa gerek, homurdanmaya başlamıştı daha kelimeleri duymadan. Genç adam ise onları aldırmadan devam etti. "Gordon o kadar ateşli ki, hepimiz yanıyoruz. Hepsi senin suçun adamım." Gordon istemsizce kahkaha attığında muhabbete daha fazla Fransız kalmak istemeyen Silvian araya girdi. "Bana göre aldatılıyorsun Rox." Roxana başını Gordon'a bakacak şekilde adamın kucağında döndüğünde dudağını ısırdı istemsizce Gordon. Roxana'nın bakışları şakayla karışık bir katılık içeriyordu; ancak genç adam onun kahkaha atmak üzere olduğunu biliyordu. "Kim? Ha? Kimle aldatılıyormuş?" Bir an için herkesin bakışları kendilerine doğru yaklaşmakta olan kıvırcık saçlı oğlana takıldı. Kaşlarını çattı Gordon, yalnızca beş dakika önce Shane yanlarında değil miydi? Yavaşça onu süzdüğünde adamın açık olan fermuarına kaydı berrak mavi gözleri. Başını iki yana salladığında, Hans nedense ona göre fazla katı bir ses tonuyla atıldı. "Bana bir kızı becerdiğini söyleme." Başka ne yapacaktı ki? Bu Shane'di, William aşkına. "İşin aslı, sevgili fuckmatelerim," dedi ve birkaç saniye süren sessizlikten sonra göğsünü gererek cümlesini tamamladı. "Slytherinlere güzel bir göl manzarası bırakmakla meşguldüm. Sidikli gölleriyle övünebilirler istedikleri kadar." Kendi göbeğini okşadıktan sonra yanlarına çömdü Shane de, herkes kahkaha atmakla meşgulken. O anı düşünmek zor değildi hiçbiri için ve bu düşünce onları oldukça eğlendiriyordu. Ancak bir şey vardı ki, Gordon'ı diğerlerinden daha fazla eğlendiriyordu. Roxana'nın gülüşü. Kızın gülümsemekle meşgul dudaklarına bir öpücük kondurduğunda, dudaklarını dudaklarından çekmedi. Hans'ın onun sırtına vurduğunu hissettiğinde, bunu aldırmadı ve Roxana'yı biraz daha tutkuyla öptü. Kızın yanaklarının şimdiye kadar kıpkırmızı kesildiğini bilmesi için görmesine gerek bile yoktu adamın. Onu o kadar iyi tanıyordu ki, bunun için daha sonra azar yiyeceğinden bile emindi. Oysa umursamadı. Tüm dikkatini kıza odaklamışken, gruptan çıkan sesler artık uğultu halini almıştı onun beyninde. Brian'ın sesini duydu. Ne için geldiğini bilmiyordu ama ilgilenmedi. Sevgilisinin güzel dudakları varken, neden başka biriyle ilgilenecekti ki? Başını hafifçe kaldırdığında, kıza gülümsedi. Yeniden sırtını dikleştirip oturur pozisyona geçtiğinde ise Adrian'a baktı. "Bir kız böyle götürülür adamım." Hahlayan Adrian bu savaş demektir, diye mırıldandığında ise, Brian araya girdi. Gözleri 'hayır, savaş böyle olur' der gibiydi. Nedense hayırlı bir şeyler gelmeyeceğini o an anladı Gordon. Sonrası ise... Sonrası malumdu; ancak Gordon bunu o an bilmiyordu.



*:
 
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Hans Finn Landers
Gryffindor VII | Şeytan'ın Piçi | Quidditch Takım Kaptanı
Gryffindor VII | Şeytan'ın Piçi | Quidditch Takım Kaptanı
avatar

Lakap : HANSEY!
Rp Sevgilisi : Daenerys K. F. Landers; BETTER THAN YOURS.
Mesaj Sayısı : 1059
Kayıt tarihi : 06/11/11

Özel
Rp Puanı:
97/100  (97/100)

MesajKonu: Geri: Hogwarts Su Savaşı | Fight or be ready to get wet.   Ptsi Tem. 29, 2013 5:32 am



    Mutluydu. Geçen son birkaç haftada olan her şeyden sonra Johannes Finn Landers'ın hissettiği yegane duygu buydu; özellikle Marcella'dan tamamen ayrıldığından beri. Özgürdü; Gerçekti; Huzurluydu; Nefret ettiği ismiyle bile ilk kez barışıktı. Tüm hayatı boyunca ilk kez kendisini tamamen birine ve bir yere ait hissediyordu ve bu yeni hisin gelip onu öylece sarmasından tuhaf bir şekilde mutluydu çünkü o da çok iyi biliyordu ki geçen onca yıldan sonra buna ihtiyacı vardı. Güneş üzerinde tüm gücüyle gülümserken oturduğu yerde gerileyerek başını koca ağacın gövdesine yasladı ve sıcaklığın verdiği tatlı mayışıklıkla gözlerini kapatarak Daenerys'i düşündü; karısını. Onu düşünmek Hans'ı birçok şeyden uzaklaştırıyordu. Evleneli tamı tamına üç ay altı gün olmuştu. Geçen her yeni gün birbirlerini daha iyi tanımalarını sağlıyordu. Dany sonunda evin dekorasyonunu değiştirmeye razı olmuş, Hans, Dany için yeni sebze yemekleri yapmayı öğrenmiş, çocuklarının erkek olacağı resmi olarak anlaşılmış ve iki ayın sonunda Daenerys ilk kez Hans'a "Seni seviyorum." demişti. Gülümsedi gizlemeye çalışmaksızın, ardından Gordon'ın "Biliyor musun, Hans?" diyişiyle irkilerek kafasını ağaçtan ayırmaksızın Gordon'a doğru çevirip genç adamın cümlesini tamamlamasına izin vermeyerek kendisi tamamladı. "Bugün antremanda sizin takımın nasıl kaybettiğini mi? Ah, kesinlikle biliyorum!" dedi gülerek. Bugün son Quidditch maçının yaklaşmasıyla bir her zamankinden farklı olarak yedeklerle bir tüm takım bölünüp iki yeni takıma ayrılmış ve ufak bir hazırlık maçı yapmıştı. Maçın adil olması adınaysa Gordon ile Hans'ın ayrı takımlarda yer almaya zorlanmıştı ve bu durumdan tabi ki de Roxana da nasibini almıştı. Bir kaptan olarak duruma baktığında Hans takımından umutluydu. İyi bir iş çıkarmışlardı ve şimdi de dinlenmeyi haketmişlerd- hayır. Hans'ın düşüncesi bu değildi. Antreman'dan sonra kütüphaneye gitmek istemiş ancak Gordon onu zorlamıştı; son zamanlarda Hans'ın kendisine hiç zaman ayırmadığını düşünüyordu ki haksız da sayılmazdı. Şimdiyse Roxana ikizinin kucağına uzanmış ve saçlarının okşanmasına izin vermişti; oldukça tatlı görünüyorlardı ki bu Hans'ı gülümsetti. Roxana'yı -birkaç ay öncesine göre kıyaslarsak- toplum içinde böyle görmek inanamayacağınız kadar büyük bir gelişmeydi aslında, hatta Hans bu konuda kızı mutlulukla gıcık edebilirdi ancak bu anı bozmak istemedi ve bunu sonraya sakladı, ne de olsa Roxana ile uğraşmak için bir ömür boyu vakti varmış gibi hissediyordu. Hatta Gordon onun, Roxana'nın zihnine girmesine izin verse Roxana'nın gelecekteki evlerini dekore etmeye başladığını göreceğinden bile emindi.Daenerys'i özlediğini hissetti.

    "Sabah seni yeme yarışında öyle bir ezdim ki yiyecekler mideme oturmuş, yavaşlatan şey yenme duygusunun verdiği o tutkulu huzurdu kardeşim." Adrian esaslı bir kahkaha attı ki haksız da sayılmazdı. Bu sabah Gordon kimin midesinin daha büyük olduğunu kanıtlamış ve Hans'da şuan gerçek maçtan önce Gordon'a bu kadar yedirmeme kararı almıştı. Ardından sahte ciddi bir ifade takınarak Silvian'a yöneldi ve "Duyuyor musun, Silvian?" diye ekledi gülümsemesini zor tutarken "Yenilgi birilerinin midesine oturmuş." Kızın bu konuda kendisine destek olacağını düşünüyordu ancak Silvian şuan oldukça meşgul gibiydi. Adrian'ın kucağına uzanmış ve tam anlamıyla farklı bir dünyada gibiydi. Birkaç saniye o ikisine baktıktan sonra sohbetten umudunu kesmiş bir şekilde gözlerini devirdi ve kafasını belli belirsiz sağa sola sallayarak tekrar eski pozisyonuna döndü. Zira dört bir yanı öpüşüp koklaşan insanlarla sarılmışken bu güzel hava bile kütüphanenin daha çekici görünmesini engelleyemiyordu. "Çiftler.." diye mırıldandı. Yukarıda birkaç baykuş Gryffindor kulesini rüzgarlarıyla yalayarak geçip baykuşhaneye doğru ilerliyordu; acaba kendisine bir şey getiriyorlar mıydı? Düşünmeden edemedi. Oysa bugün yalnızca salıydı. Yalnızca iki gün önce beraberken neden şimdi bir şey yazsındı ki? Acaba o da aynı şekilde mi düşünüyordu? Bilmiyordu. Aslına bakarsanız çoğu şeyden emin değildi. Kendisi evlenince -bunun en başlarda sahte bir evlilik olmasına rağmen- başka hiç kimseye bakmayacağına söz vermiş ve koskoca üç aydır bu sözüne tamamen sadık kalmıştı. Bunun çevresindeki çoğu kişiyi şaşırttığını görebiliyordu ancak en çok şaşıranlardan biri şüphesiz ki kendisiydi ancak korkuyordu. Bir rüyada gibiydi ve her zaman olduğu gibi bitmesinden korkuyordu. Aptalcaydı belki bu. Kimseye de söylememişti zaten.

    Mutlu hissetmeye çalışıyordu. Başarılıydı, en çok da kendisi şaşırmıştı buna ancak devam etmek daha kolay olmuştu böylece. Natalia ve Heather bile inanmaya başlamıştı buna, hayatında her şey yerli yerinde gibiydi. İlk kez bir ailesi vardı. İki kişiden oluşsa da gerçek bir aile. Birbirlerini güvenle sarıp sarmalayabilecekleri yeni bir yaşam ve beraber dilediklerini yapabilecekleri berrak bir gelecek... Ama bir şey eksikti ve buydu her şeyi yerle bir eden. Patronusu; veya patronusun yansıttığı gerçeklik. Hans'ın kalbi başkasına aitti ve her ne kadar umursamamaya çalışsa da peşini bırakmıyordu. Liam'ın buna çözüm olabileceğini sanmıştı; nasıl aptallık! Marcella'dan ayrıldıktan sonra her şey biraz daha güzel olmuştu, evet ancak sorun aslında Marcella değildi; Marcella'dan ayrılmak kolaydı. Oysa bu... Lanet gibi sarmıştı bedenini ve kimi zaman acıtırcasına sıksa da bırakıp gitmiyordu; Hans bundan nefret ediyordu. En çok da hayatında onca şeyle başa çıkmışken şimdi böylece saplanıp kalmaktan nefret ediyordu. Bir kez daha gözlerini kapattı ve Daenerys'i düşündü; karısını. Onu düşünmek Hans'ı birçok şeyden uzaklaştırıyordu.

    Freja'nın hava durumundan yakındığını fark etti. Sıcak havadan yakınmayan tek kişi kendisi miydi? En başından beri o kadar sessizdi ki genç kız, Hans onun oturduğu yere bakabilmek için sesin geldiği yere yönelmek zorunda kaldı ve gülerek kolunu Gordon'ın omzuna attı "Havanın neden bu kadar sıcak olduğunu biliyorum." dedi cevap beklemeden sürdürdü "Gordon, o kadar ateşlisin ki, hepimiz yanıyoruz. Hepsi senin şuçun adamım!" Gordon kahkaha attığında kendisi de gülüyordu.

    "Bana göre aldatılıyorsun Rox." dedi Silvian sessizliğini bozarak ve Roxana "Kim? Ha? Kimle aldatılıyormuş?" diyerek katı bakışlarını Gordon'a yöneltip baktığında, Gordon'ın dudağını ısırdığını fark etti ve cüretkar bakışlarını genç kıza yolladı. Bu konudaki küçük atışmalar genel olarak eğlenceli oluyordu Hans için ki Roxana'nın da gülmek üzere olduğundan emindi. Ki çok sürmeden karşılıklı gülümsediler ancak bunu çoğu kişi fark etmedi çünkü herkes yeni gelen kişiye yönelmişti. Kolu halen Gordon'ın omzundayken bakışlarını yukarı kaldırıp yeni gelene yani Shane'e baktı herkes gibi ancak adamın hala açık olan fermuarı onun bakışlarının sertleşmesine yetmişti. Lanet olsun, bu herif kendi kız kardeşiyle beraberdi! Henüz Gordon bilmese de... Aslına bakarsanız birkaç hafta öncesine kadar Hans bile bundan bir haberdi ve şuan Shane kesinlikle yanlış hareketi karşısında ağır yargılanacaklar listesindeydi. "Bana bir kızı becerdiğini söyleme." dedi sesinde ima ile; zira topluluk içinde "Eğer o fermuar tahmin ettiğim nedenlerle açıksa kapanırken bir tarafın kopabilir." diyemezdi. Shane ile bir an göz göze geldiler ardından kıvırcık saçlı adam gülümseyerek "İşin aslı sevgili fuckmatelerim," dedi ve bakışlarını Hans'dan uzaklaştırıp göğsünü gererek cümlesini tamamladı "Slytherinlilere güzel bir göl manzarası bırakmakla meşguldüm. Sidikli gölleriyle övünebilirler istedikleri kadar." Ardından herkes gülmeye başladığında Shane kendisine bir yer bularak oturdu ve Hans da gevşeyerek diğerleri gibi gülümsedi. Gordon'ın Roxana'nın gülüşüne odaklandığını fark etti ve beklenilen öpücük gelince kolunu genç adamın omzundan çekip sırtına vurdu, ardından da onu rahat bıraktı. Ardından artık gitmek için ayağa kalktı usulca. Düzeltmesi gereken bir cübbesi yoktu çünkü üzerine gömlek ve kravattan başka bir şey giymediği sıcak bir gündü bu, öyle ki kravat bile fazla geliyordu aslında. Çevresine bakındığında neredeyse tüm okulun bahçede olduğunu söyleyebilirdi ve hemen sonra Brian'ı gördü. Antreman Sahasında her birinden daha fazla oyalanmıştı bugün ve şuan son derece neşeli görünüyordu. Gordon'ın sonunda öpüşmeyi bitirip Adrian'a attığı lafı işitti ve tam gideceğini söyleyecekken Brian buna fırsat vermedi. Nasıl olduğunu anlayamadığı bir hızla tuhaf bir savaş baş vermişti ve demin sıcaktan yakınan Freja şimdi saçının bozulacak olmasından yakınıyordu ve bu savaşa dahil olması an meselesiydi! Brian asasını Shane'e dorulttu ve Shane küfrederek kenara kaçtı. Belki de Shane'in ona karşılık vermiş olması her şeyi çok daha iyi kılacaktı çünkü Brian'in asasından çıkan su dosdoğru Shane'in yüz metre arkasında duran Alyssha Malfoy'a çarpmıştı. Genç kız boydan boya ıslanmışken Hans kahkahasını engelleyemedi. Öyle ki gülüşünü durduramıyordu. Ardından Eko-Malfoy yavaşça yüzünü onlardan tarafa döndü, suratında kaçman için üç saniyen kaldı ifadesi vardı ve hiç şüphesiz düşündüğü de daha farklı bir şey değildi; Brian'ın ortadan kaybolmasıyla elinde asasıyla gördüğü tek kişi de böylece Hans oldu.

    Ups.

    Hans'ın alacağı son halleri:
     
    Yeme yarışından kasıt video örneği:
     


::
 


THIS IS WHAT LIFE'S ABOUT!:
 

    MY TWIN:
     

anyways:
 

#benençokjackegülüyorum
#çünküjackçokkomik


En son Hans Finn Landers tarafından Ptsi Tem. 29, 2013 2:30 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 2 kere değiştirildi
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Alyssha Cassidy Malfoy
Slytherin VII. Sınıf Öğrencisi | Bina Başkanı
Slytherin VII. Sınıf Öğrencisi | Bina Başkanı
avatar

Lakap : Aly, Cass
Rp Sevgilisi : Xavier Shane Raymond.
Mesaj Sayısı : 828
Kayıt tarihi : 01/11/09

Özel
Rp Puanı:
100/100  (100/100)

MesajKonu: Geri: Hogwarts Su Savaşı | Fight or be ready to get wet.   Ptsi Tem. 29, 2013 10:57 am


    Genelde suratında takındığı soğuk ifadeyle dolanan genç kız, bu defa onun yerine gülümseyen ifadesini takınmıştı. Yanındakiler buna alışık olduğu için kimse bu konuya değinmese de, kendisine yönelen şaşkın bakışları görmüyor değildi Alyssha. İşin aslı; bundan daha da keyif alıyor, iyice gülüyordu. Sinsi bakışlarına tatile çıkma izni vermiş, onun yerine gerçekten gülümsemesini kondurmuştu suratına. Dudakları neşeyle kıvrılmıştı ve mutluydu genç kız. Parmakları sevgilisinin parmaklarına geçmiş, onu sıkıca tutuyordu. Sıcak ellerini asla bırakmak istemediğini düşünürken, hemen yanında Krystof ile Vera duruyordu. Sarışın delikanlı kolunu sevgilisinin omzuna dolamış, onu göğsüne bastırıyor, bir yandan da kendisini komedi şovunda zannediyor olsa gerek espri yapmadan duramıyordu. “Sahiden, evinin kadını çocuklarının anası olmalısın Aly.” Şaşkın bakış takılarak omzuyla Xavier’ı dürttü ve onunla göz göze geldi. Xavier bu fikri beğenmiş gözüküyordu ki Krystof’a göz kırptı ve kahkaha atmaya başladı. Hepsinin zihninde kuşkusuz aynı görüntü canlanmıştı. Mutfakta yemeklerle boğuşan bir Alyssha. Hayal etmesi bile korkunçtu, değil mi? Kız bunun ölse olmayacağını söyleyecekti ki, Bartolomej ikizlerinden kız olanı araya girmeye karar verdi bu defa. Elini sıkıca tuttuğu sevgilisinin elini bıraktı ve onları çember şeklinde dağıtarak tam ortalarına geçti. Tek tek hepsine bakarken suratında muziplik ifadesi, küçük bir çocuk gibiydi Krystelle. Boğazını temizledi ve doğrudan Xavier’a döndü. “Bebeğim sana akşam için yemek hazırlıyordum ancak birkaç muggle evin önünden geçiyordu,” diye başladı konuşmaya; Alyssha’ya benzetmeye çalıştığı aksanı ile. “Onlara burada olmanın hesabını sormaya gittim. Geldiğimde yemekler yanmış, bebek ateş viskisiyle kafayı bulmuştu!” Hahladı Alyssha istemsizce ve kendisini sevgilisinden ayırarak sarışın kıza doğru birkaç adım atıp elleriyle hafifçe iteledi onu. İkisi de bunun bir savaş olduğunu bilirken, bu defa siyah saçlı genç kızdaydı saldırı sırası. Dominic’e döndü ve gözlerini birkaç kez kırpıştırdı. Ardından Krystelle’ın suratından hiç eksik olmayan o gülümsemeyle adeta otuz iki dişini gösterdi. “Hogwarts’ta kızlar teklif ediyormuş hikâyesi yalan aşkım. Evlenmek istiyorsan şimdi söylemen gerek,” dedi ve parmaklarını sanki yüzük gösteriyormuş gibi salladı. Tam ona doğru bir adım atacaktı ki, Xavier’ın onu belinden kavramasıyla kendisini ona bıraktı, adamın boynunu öpmesine izin verdi.

    Uzun zaman sonra hepsinin bu kadar mutlu oluşundan oldukça memnundu Malfoy. Ne zaman böyle hissetse bir felaket doğuyordu ardından, korkmuyor değildi. Yine de aklına gelebilecek herhangi bir bahane yoktu karanlık günler adına. Kendi ilişkisi gayet yolundaydı, sevgilisi kardeşini en sonunda benimsemiş, Alyssha bile Jack’in Gryffindor sevgilisine artık öldürecek gibi bakmamaya başlamıştı. Sebebi muhtemelen erkeklerin onu seviyor oluşuydu; eğer onlar böyle değer veriyorsa, kendi niye vermeyecekti ki? Krystelle’ın da düşünceleri vardı pekâla. Eskiden Slytherin’in sabit fikirli kızlarıydı onlar. Aly, Kim, Xaviera… Krystelle bir senede okulu öylesine birbirine katmıştı ki, onları bile değiştirmeye başlamış gibiydi. İnsanları daha az yargılar olmuştu Alyssha. Bundan haz etmiyordu fakat yedi yıl boyunca inatla nefret ettiği insanların iyi yönlerini de olabileceğine inanmaya başlamıştı. Makul derecelerde… Gerçekten makul. Tıpkı daha fazla nefret edemeyeceği insanlardan, artık çok daha nefret ettiği gibi… Bunu da Krystelle başarmıştı, değil mi? Yan gözle karşı tarafta gülmekle meşgul olan Gryffindor takımına baktı. Kendi içlerinde bir uyumları olduğunu reddedemezdi genç kız, benzerlikleri bile vardı çoğu açıdan. Öpüşen çiftleri gördüğünde, kendi durumlarının da farklı olmadığına kanaat getirdi. Yine de onlar daima salak olarak kalacaktı gözünde kızın. Campbell mı daha sinir bozucuydu yoksa Parker mı karar veremiyordu. Derken, gözleri Landers’ı gördü. İster istemez dişleri kenetlendi. Daima aynı tepkiyi verecekti genç adamı gördüğünde, bunu engelleyemiyordu. Kuşkusuz ki şu son ayların gerzeği ödülünü Landers kazanmıştı. Mezun oldukları gün onu öldürürken keyif alacaktı Alyssha.

    “Merlin aşkına, bizden korkmaya başladım.” Xavier bunu dile getirdiğinde, aynı anda şaşkın Sly bakışları ile yüzleşti genç adam. Devam etmekte de geç kalmadı elbette. “İki sene önce hangimiz daha çapkın diye tartışıyorduk. Bugün evlilikle dalga geçiyoruz.” Küçük bir bakışma anının ardından hepsi gülmeye başladı. Kabullenmesi zordu belki, belki gerçekten de imkansız gerçek olmuştu. “Kazanan Jacques olmalı,” dedi Krystelle gözleriyle ilerideki manzarayı işaret ederek. Genç adam adeta sevgisiymiş gibi kutsal bakire Ocean’a kolunu atmış, onun kulağına bir şeyler fısıldıyordu. “Jacques ve bakire avı. Güzel film olurdu,” diye araya girdi Alyssha. Sonra Krystof’a yarışı kaybettin bakışı fırlattı. Emindi ki genç kız, eğer Krystof Vera’nın öfkesinden korkmasa laf sokmaya yeltenirdi; ancak yapmadı. Onun yerine Aly’e sonra görüşeceğiz bakışı atarak kızın kahkaha atmasına sebep oldu. Birkaç adım geri attı ve ellerini iki yana açtı. “Ne o Krys, bana söylemek istediğin bir şey mi var?” Tek kaşını meydan okurcasına kaldıran genç kız, Krystelle’ın da kendisine katılan bakışları ile karşı karşıya geldi. Ardından yakıcı güneşin altında, bir ferahlama hissetti. Hayır, ferahlamaktan çok daha fazlasını… Su damlaları saçlarından aşağı süzülürken, gömleği tamamen vücuduna yapışmış, saçları sırılsıklam olmuştu. Yalnızca birkaç saniye içinde ve hayır, yağmur da yağmıyordu. Tüm gülümsemesi silinen kız, suratında yapan kişiyi öldürmeye hazır bir ifadeyle ağır çekim arkasını döndü. Derin bir sessizlik anı oldu. Sanki uçan kuşlar bile kızdaki öfkeyi anlamış, susmuşlardı.

    Neden karşısında gördüğü yüzün Landers olmasına şaşırmıyordu acaba? Bunca yıldan sonra, uğraştığı bir lanet olayda bu adam olmasa olmaz mıydı? Neden ölmek için bu kadar uğraşıyordu? Kaşları çatılmış olan genç kız asasını kavrayarak öne doğru bir adım attı. Gryffindor grubu olay olduğu an dayanamamış, kahkahalara boğulmuştu. Arkasına dönüp bakmak istemedi Alyssha. Arkadaşlarının bu durumda gülmediğinden adı gibi emindi, tıpkı ortak salona gittiklerinde ağlayana dek güleceklerinden emin olduğu gibi. Asasını havaya kaldırdı ve kafasını hafifçe sağa eğerek adama seslendi. “Seninle işim bittiğinde Landers,” diye başladı ve bir adım daha attı. “Buraya hiç gelmemiş olmayı dileyeceksin.” Asasını su fışkırtmak için kullandı Alyssha ve kocaman bir su kütlesi doğrudan Gryffindorların olduğu bölüme çarptı. Hepsi sudan ıslanırken, kaçmaya çalışsa da mağdur Hans’tan başkası değildi. Yaptığı şeyle gurur duyan Alyssha sinsice sırıttı ve yeniden arkasını döndü. Onların yüzünde de aynı gururu bekliyordu ki, beklediği olmadı. Aksine Krystof endişeli bakışlarını havaya dikmişti. A-o kelimesini adamın dudaklarından duyduğunda, arkadakilerin boş durmadığına kanaat getirdi. Yalnızca beş saniye sonra gölden çekilmiş olan su kütlesi hepsinin üstüne çöktüğünde bunu yapanın Landers olduğunu biliyordu Alyssha. Slytherinliler küçük bir bakışma anı yaşadılar. Ardından hepsi dağılarak karşısındaki Gryffindor grubuna döndü. “Savaş mı istediniz?” dedi Krystof bundan eğlendiği belli olarak. “Öyleyse aradığınızı buldunuz,” diye tamamladı Krystelle. Nedense çizgi filmlerdeki ikizleri canlandırmışlardı ve gülmemek için kendisini zorlasa da bunu durduramadı. Suratında gülümseme ile, asasını Shane’e doğrulttu. Çok geçmeden savaş başladı. Tek sorun, bu defa havada uçanlar lanetler değil, sulardı. Ve Alyssha kendisini ıslak, çok ıslak hissediyordu. Yapışmış gömleğinin hiçbir işe yaramadığını anlayınca düğmelerini açarak çıkarıp attı gömleği. Bunu yapmadan çok önce, erkekler tek tek üstlerini çıkartmışları bile. Krystelle’ın da kendisine katıldığını gören Alyssha kahkaha attı. Anlaşılan oydu ki, Hogwarts’ın gelmiş geçmiş en sexy savaşı başlıyordu.

    alyssha; #204717
    krystelle; #395737
    krystof; #364229
    xavier; #225254
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Jack Stepanoviç Karenin
Slytherin VI. Sınıf Öğrencisi
Slytherin VI. Sınıf Öğrencisi
avatar

Lakap : Hermione, Jackie, Panas, Ash, Aleksey (Herkesin ona seslenişi farklı ama o Jack'i tercih eder. Tabi, Aleksey hariç. O lakabı seviyor çünkü o Natalia'dan.)
Rp Sevgilisi : Rus Kızı vs. Meyve Suyu
Mesaj Sayısı : 851
Kayıt tarihi : 14/08/11

Özel
Rp Puanı:
97/100  (97/100)

MesajKonu: Geri: Hogwarts Su Savaşı | Fight or be ready to get wet.   Ptsi Tem. 29, 2013 12:14 pm


    "Hayır, hayır kesinlikle abartıyorsun." dedi Jack hızla ardından Natalia'nın arkasında duran öğrenci grubuna kötücül bir bakış attı istemsiz olarak.

    "Kesinlikle abartmıyorum Jackie, sen kıskanç adamın tekisin ve bunu inkar etmenin hiçbir yolu yok." diyerek gülümsedi genç kız. Onun gülüşünün bile iliklerini ısıttığını hissederken onu herhangi bir kimseden kıskanmaması imkansız gibiydi. O kadar değerliydi onun için bundan önceki hayatında var olmayışı bile kaderin tuhaf bir oyunu gibiydi. İngiliz olan Gloria Rusya'da, Rus olan Natalia Fransa'da ve en sonunda her ikisi de Rus olan Jack ve Natalia İngiltere'ydiler; doğru çifti oluşturmak için dünyayı birbirine katmış en sonunda doğru parçayı bulmuştular belki de. Genç kızın dudaklarını yumuşacık öptükten sonra geri çekilip gülümsedi ona karşı "İnkar edemeyeceğimi biliyorsun, beni böyle sevmelisin Rus Kızı." Bir buçuk ay kadar önce çıkan büyük kavga ve aptallığı geldi gözlerinin önüne. Hiç şüphesiz halen utanıyordu ancak bir daha tekrarlanmayacağına dair söz vermişti. Sadece Natalia'ya değil, kendisine de. Onu asla üzmeyecekti bir kez daha. Asla.

    Hele ki zaman içinde Hans kendisi için bile bir abi olmuşken bu hatayı nasıl yapabildiğini bilmiyordu, kimi zamanlar Hans'ın yanındayken Xavier'ın gerildiğini görüyordu. Sonuç olarak gerçek abisi oydu ve Hans onun düşmanıydı. Öğrenciler arasındaki derin düşmanlıklar ona saçma gelmekle bir Xavier'ın kardeşi olmaya alışmıştı. Nasıl tezat bir cümle kurduğunun pekala farkındaydı çünkü Xavier onun da düşmanı değil miydi bir zamanlar? Onu öldürmeye çalıştığı ve her gördükleri yerde birbirlerine kötücül bakışlar attıkları zamanlar... Zamanın olayları nasıl değiştirdiğine hayret ediyordu. Belki zamanın geri getiremediği tek şey annesi olmuştu ancak on yedi yıldan beri ilk kez babasıyla çok daha yakındılar; evet, sonunda on yedi olmuştu! Bu duruma kendisinden sonra en çok sevinen kişi Henry'ydi şüphesiz. Oğlanın yaşı yüzünden dışarıda muggle gibi hayat sürmesinden yakınmasından bıkmış olmalıydı çünkü. Muggle'larla alıp veremediği yoktu genel olarak Jack'in ancak "Bir Muggle'ın Çilesi" adlı kitap yazabilecek kadar uzun süredir dışarıda büyü yapamıyordu. Büyüyünce yaşadığı evde de kesinlikle ev cini olacaktı. Bunu Hans'a söylediğinde adamın "Anlamıyorsun! Eğer yanında Rus Kızı da olacaksa bir ev cini ailesi bulup 'Pardon? Biz iki kişiyiz, sizinle yaşayabilir miyiz?' demen lazım. Bir ev cini asla yetmez!" dediğini hatırladı ve güldü elinde olmaksızın. Natalia'nın gülüşünü anlamamış bir şekilde demin göğsüne yasladığı başını kaldırıp soru sorarcasına kendisine baktığını gördü ve gülerek omuz silkti sadece. Miloslova Kızı dudaklarını büzerek kaşlarını çattı bunun üzerine, ardından dönerek oğlanın ağaca yaslanmış sırtını ve kendisini çimlerin üzerine bıraktı. Üstlerinde berrak gökyüzü varken sırt üstü  yanyana uzandılar göle en yakın serin noktada. Ardından Jack sol eliyle Natalia'nın elini kavradı ve başını kıza doğru çevirip "Seni seviyorum." diye mırıldandı. Ne yazık ki bu gölden gelen koca su kütlesinden tam bir saniye önceydi.

    Su tek bir kez gelip tüm çimlere ve insanlara dehşet saçarak gittiğinde Jack, romantik kelimeler üzerinde bir laneti olduğuna hiç olmadığı kadar emindi. O, Krystelle'ın kesin bir şekilde belirtiği gibi odunun tekiydi. Ufak bir eklemeyle artık ıslak bir odundu. Natalia çevresine bakınıp olan biteni anladığında ayağa kalkarak Jack'i de savaşa doğru çekti ve koşmaya başladı. No, no, The Russian Girl staph. Natalia gömleğini çıkarıp bir ağacın dalına attı. NO, NO, THE RUSSIAN GIRL, STAPH! Jack koşarak Natalia'nın arkasından gitti ve zaten deli gibi ıslanmış olmasına rağmen insanların asalarından çıkan yeni sularla daha da ıslandı. Ardından Natalia'yı sonunda yakaladığında kızın yanına gelip kendisine çevirdi hızla. Kızın beklediği bir şey değildi bu birden suratları oldukça yakındı. Aynı ilk tanıştıkları gün gölün dibinde onunla konuştuğu an gibiydi halleri, bakışları, ıslaklıkları. "Ben de seni seviyorum Karenin." dedi Natalia birden ve tüm o savaş süredururken oğlanın dudaklarına aşkla yapışıp hiç olmadığı kadar iyi bir öpücük verdi. Öyle ki o an ne sürüp giden kargaşa, ne de başka bir şey umurundaydı Jack'in. Kalbi delicesine atıyor ve Natalia'nın bunu hissettiğini biliyordu. Ayrıldıklarında bakışlarındaki mutluluğun belli olmaması imkansızdı. Ardından karşısında ona sırıtan abisini gördü "İyi öpücüktü kardeşim!" dedi Xavier, ardından asasını Jack'in suratına doğrultup savaşın gereğini yaptı.


JACK ARTIK ON YEDİ!:
 
işte o omuz silkip gülüş bu:
 



meta:
 
Muscovite:
 
JUST FOR NATALIA:
 

секрет:
 
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Krystelle Bartoloměj
Slytherin VI. Sınıf Öğrencisi
Slytherin VI. Sınıf Öğrencisi
avatar

Lakap : Krys, Stelle, Xtelle.
Rp Sevgilisi : Tamam yalana gerek yok, Hansey.
Mesaj Sayısı : 528
Kayıt tarihi : 19/08/10

Özel
Rp Puanı:
99/100  (99/100)

MesajKonu: Geri: Hogwarts Su Savaşı | Fight or be ready to get wet.   Ptsi Tem. 29, 2013 1:40 pm


    Aslında ben de ıslanana kadar gayet eğleniyordum. Yani, Alyssha’nın birdenbire sular altında kalışı eğlenceli değil de neydi? Gülmemek için dudağımı ısırmak zorunda kalıyorum. Hepimiz aynı anda bunu yapanın kim olduğuna bakmak için dönüyoruz ki- dönmez olaydım. Ne var biliyor musunuz, Landers’ın kahkahaları sinir bozucu olmaktan çıktı artık. Ciddiyim, etki yaratmıyor. Çünkü ne demişler; son gülen iyi güler. Alyssha ona karşılık verdiğinde, bu doğal olarak biz oluyoruz. Fakat her şey sandığımız kadar da basit değil… Çünkü beş dakika içerisinde pek çok şey olabiliyor. Gölden gelen su dalgası, Krystof ile savaş ilanımız, birbirine giren Hogwarts… Ulu Merlin adına, işte bunu beklemiyordum. Kahkahalarla gülerken üzerimdeki gömleği çıkarıp atıyorum. Hepimiz soyunmaya başlıyoruz işin aslı. Zaten donumuza kadar ıslanmışken, bundan çekinecek değiliz ya? Hele ki, Slytherin’seniz. Eh, işin kötü kısmı neredeyse hepimizin pişti olmaya yakın oluşu. Gerçekten mi kızlar?! Neden hepimiz yeşil sutyen takımı giyeriz? Biri bunu bana açıklamalı. Yalnızca Alyssha –gerçekten çıkıntı olmayı seviyor- siyahlarla dikkat çekerken, erkekler de kaslarıyla dikkat çekiyor. Eh, benim odaklandığım kişi belli. “Gel buraya Malfoy,” diye sesleniyorum ve koşturmaya başlıyorum. Bu Malfoy, sizin de tahmin edebileceğiniz üzere Alyssha değil, Dominic. Alyssha’nın ne yaptığını sorarsanız, Landers ile düelloya başladı. Onların yanından koşarak geçtiğimde Alyssha’nın adamda kuru yer bırakmama konusundaki çabasını takdir ediyorum. İçine birkaç tane lanet savuştursa da fena olmazdı… Ne yani, biz intikam hırsımızla tanınırız, kimse bana bazı şeyleri unutmamı söyleyemez. Peki aldırış etmemek? Evet, işte yaptığım bu. “DOMINIC MALFOY, KAÇMAYI BIRAK VE-” cümlemi tamamlayamıyorum çünkü tam arkamdan birisi beni yağmurun altında kalmışçasına ıslatıyor. Ellerimle yüzümü kapatıp döndüğümde karşı vermek için çabalıyorum ki, bir anda her şey duruyor ve Dominic ile göz göze geliyorum. Ona bunu ödeteceğimi söylemek için dudaklarımı araladığımda ıslanmış sarı saçları, gökyüzünün altında parıldayan buz mavisi gözleri ve kasları, tabii ki de kasları ile duraksıyorum. Ona doğru bir adım atıp, tutkuyla dudaklarına yapışıyorum. İçimde bir şeylerin gıdıklandığını hissediyorum, asla açıklayamayacağım bunun ne olduğunu. Aşk diye tanımlamak çok ileri bir düşünce olur, önümüzdeki on yıl birine aşık olacağımı sanmıyorum. Fakat… Sevgi, hoşlantı? Bilmiyorum. Tek bildiğim, Dominic beni mutlu eden yegâne şey. Dudakları da öyle.

    Dudaklarımı zorla da olsa onun dudaklarımdan ayırdığımda beni belimden kavrıyor ve sırtına alıyor. Başım onun omzundan geriye doğru savrulurken, beni bırakması için ayaklarımla debelenip, çığlık atıyorum. Beni bir bohça taşır taşıması gibi taşıması gerçekten onur kırıcı ama! “Beni ye-” diyemeden sözüm bölünüyor. Cidden mi, bugün kimse konuşmama izin vermeyecek mi? “Stephanlar da savaşa katıldı. De Laurentis kızının ıslandığında verdiği tepkiyi görecektin,” diyor Xavier ama yüzünü göremiyorum. Şu an tek görebildiğim Dominic’in şahesere benzeyen kıçı. Beni böyle ters tutması onun suçu, istediğimi düşünebilirim, tamam mı?! “KAYTARMAK HA!” Daha ağzımı aralayamadan Jack’in bana doğru asasından sular saçarak gelmekte olduğunu görüyorum ve çığlık atıyorum. “Dom, Hermi- ah, Jack geliyor, aaaah!” Yüz seksen derece dönerek Jack’le savaşmaya başlıyor. Jack’i muhtemelen kalçalarımla selamladım. Ah, neyse o alışık. Tam o an Xavier’la göz göze geliyorum, ona el salladığım an asasını bana doğrultuyor. Hadi ama! Bunu yapmamasını söylememe gerek kalmıyor ama. Shane Parker ona en sulu büyülerden birini yaptığında, tüm dikkati ona kayıyor. Aman ne güzel. Biri beni artık buradan indirebilir mi? Çünkü ciddiyim, eteğim artık sadece ağırlık yaratan gereksiz bir şey halini aldı. Jack, arka tamponumu ıslatmaktan vazgeç artık. Tamam. Bu kadar eğlence yeter. Dominic’in kıçını hedef alarak, küçük bir büyü yolluyorum ve ahlayarak genç adam beni doğruca indiriyor. Ha ha ha, Krystelle Bartolomej farkı. “Savaş ortasında bir daha bunu yaparsan-” GERÇEKTEN LAFIMI BÖLMEYİN ARTIK “-Natalia, şimdi öldün sen!” Lafımı kesip beni ıslatan kızın peşinden gitmeye başlıyorum derken Gordon’ın arkasına saklanıyor kız. "Hadisene X, en iyi atışını yap" diyor Natalia ve Gordon ile göz göze geliyoruz. Dile getirmesi gerçekten garip ama onunla aramızda başlayan arkadaşlık, gerçekten de hayret verici. Her şey onun meta oluşunu anlamamla başlamıştı, ne yani, Gordon’ın tıpkısının aynısı bir aksanla konuşan Ewan adlı genci tanımayacak kadar salak değilim ben. Hele ki Roxana’ya bakışlarını gördükten sonra. İtiraf etmeliyim, onunla yer değiştirdiğimiz günü unutmak için çok çabaladım. Bunu yaptığım için pişman oldum, defalarca silmeyi denedim zihnimden. Ama yapamadım. O fotoğraf oradaydı, kapanan uykulu gözleri bana bakıyordu ve… Hayır. Hayır Xtelle. Bunları düşünmek yok.

    Gordon’ı ıslatmak için ona büyü attığımda o kenara kayıyor ve demin ileride ağacın altında keyif çatan Gianna’ya çarpıyor. Küçük bir bakışma yaşıyoruz. Sonra kıza pis pis bakarak, onun attığı su kütlesinden kaçıp koşturmaya başlıyorum. Hey Stephan, selam Stephan. Genç adam bana bakmazken onu da ıslatıyorum. Tam rahatladığımı düşündüğüm an durup bir nefes alıyorum. Ama onlar bana bir saniye bile izin vermiyor. Arkamı döndüğüm an üç kişi; April, Alexander ve Roxana. Küfrederek onların attıkları sularla savaşıyordum ki arkalarından adeta savaş narası atan Aaron çıkıyor. Gerçekten, ailecek mi hareket ediyorlar? Aaron’ın narasına bir çığlıkla karşılık verip kaçmaya başlıyorum. Ne yani, dörde karşı bir savaşacak kadar üstün yetenekli miyim? İkizimi arıyorum. Böyle durumlarda en güvenilir müttefiğim o olmuştur daima. Krystof, where the hell are you?! Ve onu görüyorum. Vera ile ölümüne kapışmakla meşguller.

    Ah. Olamaz. Arkamı dönünce Jacques’in Ocean’ı ıslattığını görüyorum. Gerçekten şaşırtıcı, Jac gülüyor ve o kadar içten davranıyor ki. Eğer o kızı tavlamak istiyorsa, gerçekten boşa uğraşıyor bana sorarsanız ama ben görücü değilim ki bundan aylar sonrasında onların deli divane aşık olacağını bileyim. Onun için beynim bu cümleyi kurmadı. Yani siz okuduğunuzu unutun. Tam bunları düşünmezken, bir çift mavi sutyen ile karşılaşıyorum. Başımı kaldırıp bakınca, Marcella Oswald’ın avcı gözleri. Damn, i hate this girl. Asalarımızı birbirimize doğru uzatıyoruz. Neden Marcella’nın eteğinden de kurtulduğuna şaşırmadım acaba? İkimiz de birbirimize o müthiş büyüyü fırlattığımız an ne oluyor biliyor musunuz? Allahın sopası yok ya… Aly düşmanını bu tarafa yollamak için doğru zamanı biliyor sanki. İki asanın arasında kalan, Landers oluyor. “Get out!” Ups. Bugün gerçekten garip olaylar oluyor. Deminki cümleyi Marcella ile aynı anda kurduğumda birbirimize bakıyoruz. Ne demişler… Düşmanımın düşmanı, dostumdur. İki koca göğüslü insan olarak bakışıyoruz Marcella ile. Asalarımızı Hans’a yönlendirdiğimizde, günün daha güzel olamayacağını düşünüyorum. Genç adam bir bana bir Marcella’ya bakıyor, güzel. Ne de olsa nasıl bir lanete bulaştığını biliyor. Alyssha dikkatini Gordon’a çevirdiğinde, onların hemen arkasında Aaron’ın Dominic’in üstüne atladığını görüyorum. Aman Tanrım. İşte bu, hiç iyi sonlanmayacak. Tıpkı Landers'ın sonunun da iyi olmayacağı gibi. Asalarımızdan çıkan sular basınç ile onu adeta geri püskürtürken, kara göl ile aramızda yalnızca birkaç metre mesafe kalıyor. Herhalde, Hogwarts hayatı boyunca böyle bir şeye tanık olmadı. Ama bundan kime ne?
    marcella; #30495c
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Aaron Smith
Hufflepuff II. Sınıf Öğrencisi
Hufflepuff II. Sınıf Öğrencisi
avatar

Lakap : Aerosmith.
Rp Sevgilisi : April ve Roxana
Mesaj Sayısı : 67
Kayıt tarihi : 30/08/12

Özel
Rp Puanı:
97/100  (97/100)

MesajKonu: Geri: Hogwarts Su Savaşı | Fight or be ready to get wet.   Ptsi Tem. 29, 2013 5:36 pm



    7 Mayıs 2013, Salı


    İnanın bana Aaron şuan kesinlikle olmak istediği yerde değildi. Birkaç dakika önce Astronomi Kulesinden Athen ve Lindsay ile birlikte Roxana'nın yapmasını istemeyeceği bir şey yaparken -dün herkes yemekteyken karanlık sanatlara karşı sınıfından bayıltılmış mavi cinlerden almışlar ve bugün cinler yavaşça kendilerine gelmişken ayaklarına büyüyle ip bağlayıp Astronomi Kulesinden hangisininki daha çok uçacak diye yarıştırıp eğlenirken- aşağıda baş gösteren savaşı görmüşler ve mavi cinleri kulenin demirlerine bağlayıp hızla bahçeye koşmuşlardı ve inanın, geçtikleri en az beş koridor boyunca arkalarından ciyaklayıp demirden ve iplerden kurtulmaya çalışan mavi cinlerin sesini duymuşlardı. Astronomi kulesinin oldukça yukarıda olması yakalanmalarını engellediği için mutluydu Aaron ancak tam kulenin ucundan bahçeye kadar koşan bacakları aynı şeyi düşünmüyordu. Lindsay'inkilerde öyle. Athen yarı yolda vazgeçip ısrarlarına rağmen sadece izleyeceğini söylemişti; bu durum farklı şekillerde pek sık yaşanıyor ve Aaron'ı üzüyordu ancak yapabileceği bir şey yoktu. Şuan her ne kadar varmış olsalar da geldiklerinde -sadece dört dakika içinde- herkesin su içinde kalması eğlenceyi kaçırdığını düşündürttü Aaron'a ve bu düşünce onu korkuttu. Yine de herkesin halen devam edişi üzerine Lindsay ile asalarını ellerine aldılar ve son bir kez derin nefes alıp kalabalığın içine adım attılar. Ancak ne yazık ki bir adım daha atamadılar çünkü sudan kaçan Roxana kapıya gelirken çıkmaya çalışan iki ufak çocuğu tutup zorla içeri soktu. Her ikisi de Roxana'nın yolları içinde çırpınsa da istedikleri sonucu alamıyorlardı. Hans Abisinin burada olmasını isterdi Aaron, şüphesiz ki onu Roxana'nın korucu(!) kalkanından kurtarabilecek yegane insan oydu! Oysa şuan Hans'ın Eko-Malfoy ile düello içinde olduğunu görebiliyordu. İşte bizim hikayemiz tam bu sahnede başlıyor.

    Aaron olduğu yerde çırpınmayı kesti ve Lindsay ile bakıştılar. Sadece bir saniye sonra her iki çocuk da en ufak bir acıma duygusu hissetmeden Roxana'nın kolunu ısırdı ve kızın acıyla açılan kolları arasından kayıp deli gibi koşmaya başladılar ve "Özgürlük!" diye bağırıyorlardı. Roxana arkasını dönene kadar her ikisi de izlerini kaybettirmeyi başarmıştı ancak yine de -tüm o kalabalığa rağmen- büyük kuzeninin haykıran sesini duyabiliyordu. Sonrası için korkmadı, ne de olsa Hans onu korurdu.

    Lindsay ile kalabalığın arkasından ilerleyip büyük bir ağaca tırmandı hızla. Ağacın aşağıda pek dalı olmamasına rağmen tırmanmada oldukça iyiydi ancak Lindsay için aynı şeyi söyleyemezdi pek, o nedenle kendisi çıktıktan sonra eğilip arkadaşı için elini uzattı ve her ikisi de düşmeden çıkmayı başardılar. Ağacın üstünde oturacak bir ana dal bulduklarında tüm savaş ayaklarının altındaydı ve gayet görüyorlardı ki burası en az bir plajdaki kadar çıplak insanla doluydu. Pencerelerde buraya bakan birçok kişinin olduğunu gördü Aaron ve bir profesörün şimdi görmemesini umdu. Ardından Linsay ile birlikte ayağa kalkıp hedef olarak seçtikleri insanları ıslatmaya başladılar. Çoğu kişi suyun geldiği yönü bile anlayamıyordu ki tepkileri oldukça komik oluyordu. Aşağı doğru tekrar göz attığında Roxana'yı Alex ve April'ın yanında bahçede gördü ve kesinlikle deminki kadar kuru değildi. Dürterek Lindsay'e kuzeninin son durumunu gösterdi ve her ikisi de birbirlerine bakıp gülmeye başladılar. Ardından üç kuzeni birden kız olan Bartolomej'e -Hans ona kısaca "X" diyordu, Aaron neden demesin?- doğrulttu asalarını. Gözü zevk ile parlayan Aaron "Wicked." dedi sırıtarak ve gelecek darbeyi izledi an be an. X dönerek karşılık vermeye çalıştıysa da tabi ki de yeterli değildi. Genç kızın arkasından yardıma gelen do-mini'yi gördü. -Evet, Hans'ın çoğu kişi için bulduğu güzel isimler vardı.- Ve bu herifin kuzenlerinin planlarına burnunu sokmasına izin vermeye niyeti yoktu. Lindsay'e bile bir şey söylemeden hatta düşünmeden do-mini'nin üstüne atladı bağırarak. [betülünçocukordusu]Ve isabetli atlayışıyla adamı engelledikten sonra Lindsay de do-mini'ye olduğu yerden su fışkırttı öyle ki adam geldiğine bin pişman gibiydi.[/betülünçocukordusu] Ardından adam hala sersemken üstteki bir dala maymun gibi asılıp adeta bir savaş nidası atarak sallanıp kendisini X'in önüne attı Aaron. Ve genç kız onun bağırışına bağırarak karşılık verdiğinde gülerek asasıyla kovaladı ancak kız uzaklaştığında buna devam etmeyip arkasında duran do-mini'den saklanmak adına üç büyük kuzeninin arasına girip serseme dönmüş olan adama olduğu yerden gülümsedi yalnızca. Adam Hans Abisinin birçok kez kavga ettiği biriydi ve eğer öyleyse Aaron'dan da nefret etmesi yalnızca bir şerefti.

    Ve Aaron kafası bir kaldırmış, savaşın gidişatı değişmişti. Artık sular altında kalan X değil Hans abisiydi ki iki yandan acımasız şekilde gelen bir bombardıman altındaydı. Çoğu kişinin durmuş bu olayı izliyor oluşunu farketti. Sadece elli metre sağında duran Xaviera'nın suratında bilmiş bir gülüş vardı, ki Kimberly -şimdi böyle diyince tanınmayabilir ancak Mega-Malfoy diye bilebilirsiniz- da Xaviera'ya eşlik ediyordu içtenlikle. Ve do-mini-malfoy'unsa tekrar koşarak X'in yanına gittiğini gördü küçük çocuk ve bu kez gidişi yardım değil ortaklık içindi ve Aaron emindi ki adamın üstüne tekrar atlamak kesinlikle zor değildi ve inanın, küçük olduğu kadar hızlı da koşardı.

    Yalnızca bir an sonra Aaron bir şekilde genç adamın üstüne atlayarak yere düşürdü ve ilerleyişini durdurdu. Tekrar. Alexander'ın yanına gelip yerdeki adama tazzikli su sıkmasıyla bir kez daha paçayı kurtaran Aaron hızla kaçarak Alex'in yanına ilerledi ancak do-mini onu paçasında tutmuştu bir kere ve bu kaçmasını engelliyordu. Eğer cisimlenmeyi bilseydi şuan cisimlenirdi. Yo, hayır o zaman adam da onunla bir gelirdi değil mi? Hem Hogwarts içinde cisimlenilmiyordu! Bunu kaç milyon kere duyması gerekiyordu, acil durumlarda cisimlenmeyi cisimlenmeyi bilmezken bile düşünmemesi için?! Ama bahçedeydiler? Yine de Hogwarts sınırıydı! Ve Malfoy da sınırdaydı, bir hamle sonra Aaron yerle bir olabilirdi. Kendisini kurtarmaya çalışarak öne atılıp Alex'in bacağına yapıştı Aaron ve dehşetle çığlık attı.

    Sanıyorum bu sırada X, Hans ve çoğu kişi karagölü boylamıştı ve Aaron o saniye fark etti ki kendisi bir damla bile ıslanmamıştı.


    Aaron Smith asla ıslanmaz:
     
    Asla:
     
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Euterpe Châtillon

avatar

Lakap : Persephone ama peri kızı da var. Aşkım diyebiliyor sadece.
Rp Sevgilisi : LC'ye çok aşık lakin kavuşamıyor.
Mesaj Sayısı : 953
Kayıt tarihi : 25/03/12

Özel
Rp Puanı:
100/100  (100/100)

MesajKonu: Geri: Hogwarts Su Savaşı | Fight or be ready to get wet.   Salı Tem. 30, 2013 5:29 am


    Okulun giriş kapısındaki banklardan birine oturmuş olan Tanrıça, dikkatle süzüyordu etrafını. Lakin bu günlerde o kadar yalnız hissediyordu ki kendini artık bahçenin yüzünü bile göremiyordu. Yatakhaneden dışarı çıkmak istemiyor her gün yatıyordu. Nedeni belliydi ve herkesin fark edeceği üzerine apaçık ortadaydı. Kuzeni sayabileceği insanın lanet olası ihaneti. Annesi ve babası kaybolduğundan beri ailedeki herkese güvenmemesi Persephone’u tetiklerken yanında bir tek Victor kalmıştı. Onun dışında kimseyi görmek bile istemiyordu. Aslına bakarsa Victor’u bile günlerdir göremiyordu. Ara sıra küçük uçan kağıtlar gönderiyor ve Euterpe bunları okumayı reddediyordu. En sonunda ise binanın gülen yüzü Krystelle sayesinde bahçeye çıkabilmişti. Binadaki herkesle arasının iyi olması onu mutlu biri yaparken yaşadıkları aklının ucuna bile gelmeyecek şeylerdi. Önce ailesi, ardından arkadaşları… Adolpha Kohlheim’i hatırlıyordu da kızı Beauxbatons’a gönderdikleri gece Persephone’u tehdit etmişti. Lakin Castor buna meydan okuyup adeta tüm okulun önünde tanrıçayı sevdiğini itiraf etmişti. Beklenen bir şey miydi? Hayır. Lakin bunun bir sınır olduğunu düşünüyordu, sonunda ise onları bilmeyen kalmamıştı.


    Yanına bir anda oturan kuzenini görünce tebessümü genişledi ve çocuğun koluna girdi. Kulağına ulaşan kalın ses tonu ile birlikte kahkahalara boğulurken kuzeni olmasaydı ona âşık olabileceğini düşündü. Sarışın çocuğun karizması kadar etkileyici bir şey yoktu sonuçta. ‘‘Tanrıçamın sesi soluğu çıkmıyordu. Bu sessizliğin sebebi nedir kuzen?’’ Karamel gözleri bulutlanırken aklından tek bir isim geçiyordu lakin sözlü ifadede bulunmaktan çekiniyordu. Buna karşılık araları iyi iken neden çocuğu suçladığını anlamıyordu. Her şey Louella’nın suçuydu elbette ama Leander’a güvenmemek… Böyle bir saçmalığı aklı almıyordu. Susmaya devam ederken Victor kolunu tanrıçasına doladı ve mırıldandı. ‘‘Onu özlüyor ve seviyorsun. Neden hala konuşmaya cesaretin yok tanrıça, kendine gelip güvenini toplar mısın? Emin ol o da seni özlüyor, bunu biliyorum.’’ Bakışlarındaki parıltıyla kuzenine baktı ve tebessüm etmeye çalıştı. ‘‘Gerçekten mi?’’ İnanmak isteyen küçük bir kız çocuğu gibi konuşuyordu. Kalbini kaybetmiş ve geri alamamaktan korkan bir kız çocuğu… Tüm düşüncelerini buna yoğunlaştırdı ve Victor ile bir plan yapmaya karar verdi. Başarılı olacaktı, çünkü bir şeyler yapmaz ise onu kaybetmek zorunda kalacaktı. Ancak Louella’ya bir oyun oynayacakları da gerçekti, Castor’a dokunmanın bedelini görecekti dişi şeytan.







    Yürümeye devam ederken her şeyin yoluna girmesi işine gelmişti. Krystelle’yi arayarak bu güzel haberi ona söylemeyi diledi lakin bir türlü ortalıklarda görünmüyordu. Kapının önündeki çocuklara sarışın güzeli sorduğunda doğrudan gölde olduğunu söylemişlerdi ama birkaç ıslanmış öğrenciden başka bir şey görememişti. Adımlarını hızla atarken gözleri ile tarıyordu öğrencileri ve işte! diye düşündü. Sırılsıklam olmuş cadıya bakarken kahkahalarını engelleyemedi ve asasını eline alarak yanlarına yaklaştı. ‘‘Tanrım bensiz böyle bir eğlenceye nasıl başlarsınız? Hepinizi lanetliyorum.’’ Asasını yılanların üzerine doğru sallıyormuş gibi yaparak bir kahkaha patlattı ve soluğu Krystelle’nin yanında aldı. Bu eğlenceye katılıp kendisini ıslatmaya cesaret edecek kişiyi merak ediyordu, çünkü o kişi hayatının en büyük hatasını yapmış olacaktı.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
April Verbitsky

avatar

Lakap : Ap.
Rp Sevgilisi : my crazy boy, jacob.
Mesaj Sayısı : 88
Kayıt tarihi : 08/09/12

MesajKonu: Geri: Hogwarts Su Savaşı | Fight or be ready to get wet.   Salı Tem. 30, 2013 5:55 am



    “Saçım olma- SAÇIM! YOU SON OF VERBITSKY!” Çığlığı patlatan genç kız Alexander’ın saldırısı karşısında zor durumdaydı ki, onu durdurmak için elinden gelen her şeyi yapabilirdi. Phoenix’le bir olup üzerine saldırmayı düşünse de kızı hiçbir yerde göremiyordu. Giovanni’yi de göremediğine şaşırmadı. Bu durumda o ikisi Gianna’dan kurtulup oynaşmak için vakit yarattıysalar gayet normal olurdu. Fakat bu demek değildi ki, April Alex’in sulu şakalarının kurbanı olmalıydı. “Aguamenti!” Asasından çıkan sular adamı sular içinde bırakınca kıvırcık saçlarını elleriyle düzeltmeye kalkan Alexander atağa hazırlanıyordu ki, onu durduran Aaron oldu. Küçük kuzeninin kendisine yardıma geldiğini düşünen April ona göz kırptı. O an, amacının yardım olmadığını anladı. Hayır, Aaron’ın amacı saklanmaktı, savaşmak değil. Tüm kuruluğu ile öz abisi gibi gördüğü Alex’in bacağına yapışmış, Dominic Malfoy’dan saklanıyordu. Genç adam tereddüt etmeden bir Slytherin’i ıslatmanın keyfine vararak yerdeki Dominic’i ıslattı. Yere nasıl düşmüştü ki? Bu sorunun cevabını Dominic, Aaron’ın bacağına yapıştığında anladı April. Yapabileceği iki şey vardı; ayağa kalkmış olan Slytherin’i ıslatmak, Aaron’ı göle sürüklemek. Hangisinin daha heyecan verici olduğunu düşünüyordu ki hemen ileride Lindsay’i havaya kaldırmış Benedict’i gördü. Genç adam kasları sağolsun küçük kızı havada hiç kütlesi yokmuş gibi kaldırmış, tepinmelerine aldırmadan göle sürüklüyordu. Tereddüt etmedi April ve Dominic’in önünden geçerek Aaron’ı kavrayıp kucağına aldı. Eh, yaş farkı ne olursa olsun onu tutması mümkün değildi. Tam Aaron kucağından kurtulmuştu ki, Gordon’ın gazabından kurtulamadı. Belki April onu tutacak kadar kuvvetli değildi; ama Gordon öyleydi. “Roxana’yı ısırmak ha?” Şaşkınlıkla onlara bakan April, Aaron’ın bunu yaptığından emindi. Kafasını iki yana olumsuz anlamda sallayıp Gordon’a gölü işaret etti. Aaron’ı tuttuğu gibi göle fırlatan genç adam, küçük çocuk gölün dibini boyladığında kahkaha attı. Ona katılan April kahkahalara boğulurken bir anda kendisini havada buldu. Bu defa kucağa alınmış olan kendisiydi. Yapanın kim olduğuna bakmak için kafasını kaldırdığında Holden ile göz göze geldi ve bir kahkaha kopardı. April için eğlence şimdi başlıyordu.

    “Bu ıslak gün için fazla kurusunuz bayan,” dedi Holden ve kızın çırpınmalarına aldırmadan onu göle sürüklemeye başladı. Onun sırtına yumruklar indiren April kahkahalarını da durduramıyordu. Holden’ın Margeaux ya da Marcella ile oynaşmadığına mutluydu işin aslı. Onu kıskanmaya hakkı vardı, sonuçta Holden ona aitti! Elbette gayet aşktan arınmış bir biçimde. Onların arasındaki bağ farklıydı, ikisinin de kalplerinin başkasına ait olduğu kesindi. “Bırak beni Hol-” cümlesini bölen Colton oldu. Colton ikiliyi ıslatmaya başladığında istemsizce onu bırakmak zorunda kaldı Holden ve ikizine döndü. Bu fırsattan yararlanan April gömleğini çıkarıp gözüne kestirdiği bir alana fırlattı. Evet, sanki binalarına hayatlarını adamış gibi görünen diğer kızların renk çeşitliliğine inat, April’ın üzerinde sarı sutyen yoktu. Kız gayet desenli pembe ve grinin tonlarının süslediği bir takım giyiyordu ki; bu onu en orijinal yapıyordu. Eh, April’ın modaya düşkünlüğünü herkes bilirdi sonuçta! Herkesin yavaş yavaş göle girmeye başladığını gördüğünde yanından geçen Shane’in haykırışlarını duydu. “Hayır hayır hayır işediğim yere girmeyeceğim sizi bok kafalılar.” Ağzı açık ona bakan April bunu duyduğundan hiç memnun değil, göle giren insanlara baktı. İmkanı yoktu o göle girmeyecekti. Tam o an geri adım attı ki, sırtına Hogwarts’ın en deli kızı çarptı. Hızla arkasını dönen April ıslatmaması için bağıracaktı ki Astrid’in de aynı şekilde çığlık atmakta olduğunu gördü. İki kız birbirlerine şaşkınca bakıp, bir an için sustular. Sonra aynı anda asalarına sarıldılar. Daha beş saniye geçmemişti ki, kızın ardından Flair fırladı asasıyla herkesi ıslatarak. İkiliyi bırakan April kendi etrafında üç yüz altmış derece döndü. Eugene ile göz göze geldi ve adam hiç affetmeden kızı kucakladığı gibi –bu ikinci kez oluyordu bugün, lanet olsun- göle fırlattı. Kaderinin Aaron’la ortak olması nasıl bir adaletti? Bunun Hufflepuff kısmı neredeydi?!

    Nefes almaya çalışarak gölün derinliklerinden yüzeye doğru yüzmeye başladı. Tam oksijene kavuşmuştu ki, birisi bacaklarını kavrayarak onu yukarı, daha da yukarı çıkarttı. Çığlık atan April, Hans’ın omuzlarında tamamen yukarı yükseldiğinde düşecekti ki son anda dengesini buldu. Yüzünü adamın yüzüne bakmak için eğdiğinde saçları suya girdi ama umursamadı, zaten artık çok geçti onları korumak için. Hans ona otuz iki diş gülümsemelerinden birini bahşetti ve tersten ona bakmakta olan April kafasını kaldırıp dikeldi. “Hadi onları haklayalım!” Hans’ın boynuna sıkıca tutunduğunda herkesin ikili gruplar halini almaya başladığını fark etti. Tam o an, önlerindeki alandan bir insan adeta yukarı fırladı. Tıpkı Hans’ın April’ı aldığı biçimde. Krystelle Bartolomej gözlerini henüz açmamışken onları fark etmedi ve onu omzuna alan ikizine söylenmeye başladı. “Eteğimi kaybettim!” Kız gözlerini açtığında önce April ile göz göze geldi ve ardından bakışlarını Hans’a kaydırdı. Olanları bilmiyor olsa, durumu garip bulmazdı April ama olanları biliyordu ve olay kesinlikle garipti. Krystof ileri doğru bir adım attı ve kollarını Hans’ın omzuna uzattı. Krystelle da çok geçmeden kendisini toparladı ve suratında Slytherinlere özgü bir sırıtma eşliğinde April’ı düşürmek için harekete geçti. Onun savurduğu tokatlardan kaçan April kızın omzuna onu düşürecek bir şekilde vurduğunda kız geriye doğru savruldu ancak ikizi düşmesine izin vermedi. Neden ikizlerin arasında hep bu lanet uyumlar vardı? “Hadi Hans!” diye bağırdı ve onların üzerine doğru gitmeye başladılar. Derken, ikisinin de beklemediği bir hamle geldi. Krystof April’ın bacaklarını tuttu ve çekmeye başladı. Onun Hans’la mücadele etmesi gerekiyordu, oyunun kuralı buydu! Ve Krystelle’da eğilerek Hans’ın çenesini kavrayıp kendisine bakacak şekilde kavradı. Bunu fırsat bilen April kızı düşürmek için kollarına uzandığında beklemediği bir hareket geldi.

    Kahkaha atan Krystelle öylece doğruldu ve ona çarpan April dengesini kaybederek –bu sırada Krystof onun ayaklarını bırakmıştı- sırt üstü göle çakılmasına sebep oldu. Hans’ın yapabileceği hiçbir şey kalmamıştı… İkisi de suyun dibini boyladığında küfretti April suyun altında. “Buna hile denir!” Krystelle ile göz göze geldiğinde kız güldü. “Bu oyunun kuralı olduğunu bilmiyordum.” Yalancı. İkizler yumruklarını tokuşturduklarında, Hans’ın hala yenilgilerini hazmedemediğini gördü April ve atlayarak boğazına sarıldı arkasından. “Bunu sana ödeteceğiiiiiiiiiim!” Bilin bakalım kim? Aaron bağırarak ikilinin üstüne atladığında, kuzeninin artık eskisi kadar kuru olmadığını düşündü. Zira, Hans onu omuzlarından tuttuğu gibi gölün altına çektiğinde April da suya dalarak oğlana dil çıkardı. Başını tekrar çıkarıp yüzmeye devam ettiğinde, gölün üzerinden kenarda öylece eğlenen Euterpe’e su fırlattı. Kız ne ara buraya gelmişti bilmiyordu ama April onun gölün tadına bakmadan gitmesine izin vermeyecekti. Bu kadar kuru olması çok yanlıştı!

    april; #918b4c


Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Winter W. Archangel

avatar

Lakap : Kissed by Fire
Mesaj Sayısı : 118
Kayıt tarihi : 19/05/13

Özel
Rp Puanı:
100/100  (100/100)

MesajKonu: Geri: Hogwarts Su Savaşı | Fight or be ready to get wet.   Salı Tem. 30, 2013 11:11 am

    :: Bir hafta önce ::

    Dudakları hiçte usulca olmayan bir tavırla, masa ve kendi bedeni arasındaki yakışıklı büyücünün dudaklarını kavradığında, beyaz gömleğine dolanan elleri memnuniyetle karşıladı. Yine de yeterince memnun etmemişti Winter'i, bu beceriksiz eller. ''Ellerin, Will.'' dedi dudaklarını birkaç saniye için büyücünün dudaklarından ayırdığı sırada. O an yön değiştirmişlerdi, bedeni masa ve diğer bedenin arasında sıkışan şimdi Fire olmuştu. Çocuk nihayetinde birkaç santim geriye çekilebildiği sırada, nefes nefese kalmış ve ses tonuna heyecan kaçmış bir şekilde konuşmaya çalışmıştı. ''Ne olmuş ellerime, Winter?'' Boş derslikte yankılanan kahkaha, siyah saçlı yılana aitti. Büyücünün ilk deneyimi olup olmadığını merak etti ama bunu dile getirmedi; sadece kendine daha deneyimli birini bulmadığı için azıcık kızdı, o kadar. Ardından dudaklarını tekrar mühürlemeden önce büyücünün üzerindeki gömleğin düğmeleriyle uğraştı. Büyücünün de aynısını yapmaya çalıştığını, gömleğin kollarını Will'in kollarından çıkarmaya çalışırken fark etti. Bedenini sarışın yılanın bedenine iyice yaklaştığında, sesinde baştan çıkarıcı bir tonlama vardı. ''Bırak da biraz işe yarar bir şeyler yapsınlar.'' Dudakları bir kulağından diğerine varırken, tekrar yaklaştı ve sert bir şekilde büyücüyü öpmeye başladı. Kendi elleri sarışın ve ipeksi saçlarda dolanırken, büyücünün parmaklarını iç çamaşırının kopçasıyla savaştığını fark etti. İçinden bir küfür savurdu ama durmadı. Dudakları büyücünün boynunda gezinmeye başladığında, elleri saçlarından uzaklaşmış ve pantolonunun düğmesini kavramıştı. Düğmeyi çözdüğü sırada, üzerindeki basınç aniden yok olmuştu ve birkaç saniye öncesinde üzerine yığılmış olan büyücünün birden duvarın dibine sürüklenmiş bedeniyle göz göze geldi mavi bakışları. Gözü odadaki diğer kişiyi aradığında, bulduğu simanın tanıdıklığına küfür savurdu. Konuşmaya başladığında, Wyn, Winter'in yere fırlatılmış gömleğini almak için birkaç adım uzağına yürümeye başlamıştı. ''Şaka mı bu?! Sen ne yaptığını zan-'' Kaslı büyücünün koluna yapışmasıyla, cümlesi yarıda kesilmişti. Wyn pekte kuvvetli olduğu yaptığı baskıdan belli olan sağ eliyle Fire'ın sol kolunu kavramış ve diğer elindeki gömleği de Fire'a uzatmıştı. ''Giy şunu çabuk.'' Emirleri kesin ve netti. Fire, meta yeteneği sayesinde ateş rengine dönen öfkeli bakışlarla sarışın porsuğa bakmış ve nefretini dile getirmesine gerek duymayan bir ses çıkararak isyan etmişti. ''Kolumu bırak!'' Bırakmazsa, gömleği giymeyecekti. Aslında normalde olsa onun dediklerini yapmazdı ama sarışın yılanın bu konudaki tecrübesizlikleri kumral cadıyı isteksizleştirmişti neredeyse. Bakışlarıyla bir kez daha uyardığı porsuk, burnunun dibinden geriye çekildiğinde ve kolunu rahat bıraktığında gömleği üzerine geçirdi. Tabii bunu yapmadan önce ağrıyan ve neredeyse moraracağını düşündüğü kolunu ovuşturmuş ve çocukluk arkadaşından öğrendiği İspanyolca küfürleri bir bir dile getirmişti. Wyn'in İspanyolca bilmediğini düşünmek istiyordu sadece. Derin bir nefes aldı ve bedeninin son birkaç dakikadır dayalı kaldığı masadan uzaklaştı. ''Her neyse; sen ondan uzak durursan, ben de uzak dururum. Aksi takdirde bir daha ki sefer gördüğün manzaradan hiç hoşlanmazsın.'' Tam olarak tehdit etmemişti büyücüyü ama kendi anlık arzuları yüzünden Wyn'in başının belaya girmesini istemiyordu. Birkaç adım ötede bıraktığı topuklu ayakkabılarını giydi ve Wyn'in öfke dolu bakışlarına karşılık olarak odada sadece topuk seslerini bıraktı ve orayı terk etti.


    :: İki gün önce::

    ''İyi bir şey yaptığını mı düşünüyorsun ikiz? Hayır, çok kötü bir şey yapıyorsun.''

    Ice'ın her zamanki melek tavırlarından sıkılan Fire, yan yana yürüdükleri yolu, daha hızlı adımlayarak, onu duymamak için birkaç adım öne geçmişti. Aynı hareket ikizinden gelince birkaç adım daha hızlı yürümüş ve ardından Hogwarts'ın öğrencilerle dolu koridorunda duraksayıp yüzünü ikizi olmasına rağmen kendisine hiç benzemeyen sarışın cadıya çevirmişti. Bakışları yaptığının yanlış olduğunu bile bile yaptığını anlatır gibi olsa da, Ice'ın nasihatlarının ardı arkası kesilmiyordu. ''Yeter, Summer. Bu kadarı cidden yeter.'' Duraksadığı sırada ikizinin tekrar bir şeyler söylemeye veya anlatmaya çalıştığını fark etmişti.

    ''Bir sürtük gibi davranmaktan vazgeç, Winter. Sen bu değilsin, bunu ikimiz de biliyo-''

    ''Yeter, dedim! Sen annem falan değilsin, tamam mı? Bunları söylediğin için bend-''

    ''Annen falan değilim ama ikizinim!''

    Fire, kırmızıya dönen saçlarını ikizinin gözlerinde gördüğünde sakinleşmek için büyük bir nefes aldı temiz havadan. İnsanların onu bu şekilde görmesini istemiyordu. Özel yeteneğini kimsenin -Wyn ve Summer hariç- bilmesine gerek yoktu. Gözlerini yumdu ve kulaklarını parmaklarıyla tıkamasa da Summer'ın söylediklerini duymamaya çalıştı. Birkaç saniye içinde eski haline dönmüştü. ''Git başka yerde oyna, ikiz. Sevgililerim konusunda akıl danışacağım son kişisin. Sevgili kelimesinin anlamını sözlükten aramaman için sana söylememi ister misin? O güzel beynini yormanı istemem.'' Tek bir kelime daha etmeden arkasını dönüp gitmişti Winter. İkizini kırdığının farkındaydı ama ondan ve onun sonu gelmeyen nasihatlarından ciddi anlamda bıkmıştı. Biraz nefes alması gerekiyordu. Ne Wyn ile uğraşacak hali kalmıştı ne de Summer ile. İkisi de son zamanlarda çok yorucu olmaya başlamıştı.


    :: Şimdi ::

    Hogwarts'ın içi sıcak ilkbahar günlerinde hiç çekilmediği için, okul arazisinin çoğunu kaplayan taze çimenlere uzanmış ve gözlerini yumarak sıcağın tadını çıkartıyordu Winter. Kış ve sonbahar aylarını sadece yağmur yağdığı için seviyordu. Onun dışınca sıcaklık ona ateşi hatırlattığı için yaz aylarında kendisini buluyordu. Babasının ona Summer ismini vermesi gerektiğini düşünürdü zaten hep; Summer kışı Winter'den daha çok severdi. Ama sonra bu isimlerin karakterleriyle ne kadar uyuştuğunu gördüğü zamanlarda, babasının en doğru kararı vermiş olduğunu fark eder ve dudaklarına ufak bir tebessüm yayılırdı. Ailecek bir araya geldiği zamanları özlemişti kumral yılan. İki gündür Summer'la küstü ve bu onun canını acıtıyordu. İki günlük yoklukta gerçekten birilerine ihtiyacı olduğunu fark etmişti. Summer gibi birine, ikizine ihtiyacı vardı Winter'in; her ne kadar inkar etmeye çalışsa da. Gözlerini araladı ve sarışın yılanın az ilerisinde yürüdüğünü gördü. Dudakları haylaz bir gülümsemeyle süslenirken, ikizine seslendi. Cadı adını duyduğunda dönüp, sakince süzmüştü Winter'i. Summer'ın yanına gelmesini bekleyen dişi yılan, uzandığı yerden kalkarak, çimenlerde bağdaş kurup oturmayı planlamıştı bu sefer. İkizi yanında geldiğinde bir süre sessiz kalmışlardı. Fire'ın, konuşması gerekenin kendisi olduğunu fark etmesi çok sürmemişti yine de. ''Özür dilerim.'' İkizinin affettiğini söylemesiyle sevinç dolu bir çığlık atmış ve ona sarılmıştı, fazla sulu bir şekilde. Geri döndüğünde yüzündeki gülümseme iyice yayılmıştı. Biraz ileriden gelen seslere kulak verdiğinde, bina arkadaşlarının ve birkaç tanıdık sesin kahkahalar eşliğinde gürültü çıkarttığını duymuştu. ''Bu da nesi böyle?'' Meraklı bakışları Ice ile buluştuğunda ikisi de çimlerden aynı anda kalkıp koşmaya başlamıştı. Birbirlerini geçmeye çalışırken kahkaha atan ikili, dışarıdan bakıldığında çok eğlenceli görünüyordu şüphesiz. Islak zemine ve ıslak arkadaşlarının yanına ilk varan Winter olmuştu. Birkaç adım ötesinde koşarak ona yetişmeye çalışan Summer, birkaç saniye daha gecikmek isteyecekti büyük ihtimal. Su savaşı yapan arkadaşlarının yanına vardığında, az ilerisinde durup olanları izleyen Wyn ile göz göze gelmiş ve bu eylemi tamamen ıslanmasına neden olmuştu. Etrafını kaplayan su nedeniyle Winter'in nasıl olduğunu anlayamadığı bir şekilde kayıp düşen Summer, düşmeden önce ikizinin tamamen ıslanmış ve mor iç çamaşırıyla bedenindeki renkli dövmeleri, ıslak bedenine yapışarak ortaya çıkartan gömleğine yapışmıştı. Summer'ın bu hareketi, gömleğin düğmelerinin teker teker kopmasına neden olduğunda, zaten neredeyse Hogwarts'taki erkeklerin yarısının bedenini çoktan gördüğünü -gerçi birlikte olduğu çoğu erkek şu an yaşamıyordu- gerçeğinin anlık zihninde yankılanan düşüncesi, Winter'i rahatsız olmaktan kurtarmış ve bulunduğu yerden bir kahkaha savurmasına neden olmuştu. İkizine yardım ettikten sonra, en az gömleği kadar ıslanmış eteğinin beline sıkıştırdığı asasını çıkartmıştı. ''Soyunmamı istiyorsan söylemen yeterliydi, Wyn. Bu kadar atraksiyona hiç gerek yoktu.'' Parmakları birkaç adım ötesinde su savaşı yapmakta olan Slytherin ve Gryffindor'luları hedef göstermişti. Dudakları şehvetli bir gülüşle kıvrılırken, birkaç adım ilerledi ve asasıyla Wyn'e su fışkırtmaya başladı.

    lazım olursa, winter #7c1717

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Flair Johnson

avatar

Lakap : Fair koydu biri kim bilmiyorum cidden kim o ben hep crazy derler sanıyordum
Rp Sevgilisi : victor victor malfoy olan :D another love ı sırf benim için yazdı yani victoruma yavşayanı döverim dağılın oğlum
Mesaj Sayısı : 39
Kayıt tarihi : 04/04/13

Özel
Rp Puanı:
90/100  (90/100)

MesajKonu: Geri: Hogwarts Su Savaşı | Fight or be ready to get wet.   Çarş. Ağus. 14, 2013 12:28 pm



    Son günlerde beyni patlamak üzereydi genç kızın. Altıncı sınıf dersleri bir yandan üst sınıflardan da ders alıyordu. Yetmezmiş gibi boş zamanlarında sadece müzikle ilgileniyor ve gece gündüz daha iyi olmak adına çalışıp duruyordu. Ama eskiden onun için bir tutku olan müzik bile artık genç kız keyif vermez olmuştu. Yaptığı her hareket sadece kazanmak ve geri kalan herkesi geçmekle ilgiliydi. Ama o bile artık tüm bu yoğunluktan sıkılmıştı. Tüm bunlardan ne kadar kaçmak istese de içindeki bitmez tükenmez hırsı ona mani oluyordu ne yazık ki. Oysa tek ihtiyacı olan şey biraz hava almak ve eğlenmenin ne demek olduğunu tekrar hatırlamaktı.

    Çalışmaktan bitkin düşmüş genç kız gözlerini yumup sağ elini ensesine koyduktan sonra hafifçe başına kütletti ve nihayet kafasını iksir kitabından kaldırıp uyuşmuş olan ayaklarını açmak içinde olsa ayaklandı. Yüzünü yıkamaya gittiğinde aynadaki yansımasıyla karşılaştı ve bir süre kendi suratına bakakaldı öylece. Ara ara bir saati geçmeyen kestirmelerini saymazsak neredeyse 4 gündür uyku uyumamıştı Flair. Bu sırada göz altları çökmüş ve morarmıştı, içleriyse kan çanağına dönmüştü gözlerinin. Çok sevdiği dolgun, parlak, koyu kahve saçları ise hiç olmadığı kadar sönük görünüyordu. Ellerini karmakarışık saçlarını açmak için götürdüğün de ise bir yumak saç elinde kalıverdi kızın. Sonra şaşkınlık dolu bir ifadeyle istemsizce göz altlarında dolaştırdı parmaklarını. Ne kadar korkunç göründüklerini düşündü gök mavisi gözlerinin. On yedi yaşındaki bir kızdan çok uzaktı şimdi yüzü. Yaşlı ve bitkin...

    Parmak uçları yavaşça gözlerinden dudaklarına doğru kaydı, tamamen kurumuş ve çatlamışlardı. Sonra dikkatini alnında bulunan ne olduğunu anlamadığı biçimsiz kırmızı nesneye doğru yönlendirdi. Hafifçe ucuna dokundu lakin dokunur dokunmaz pişman olmuştu. Küçük bir dokunuştu belki ama öyle çok sızlamıştı ki hiç dokunmamayı yeğledi. Hayatı boyunca başına gelmemiş bir şeydi bu. Onun cildinde hiç ama hiç sivilce çıkmazdı. Başını hızlıca iki ana salladı kendin toparlamak için sonra yüzünü yıkadı ve bir kaç büyülü söz ile eski haine geri döndü hemen. Odasına geri döndüğündeyse tek kaşını kaldırmış olan Astrid'in yargılayıcı bakışları ile karşılaştı. Bir elinde iksir kitabı, diğer elinde buruşturulup atılmış notalarla oldukça şık bir karşılamaydı doğrusu."Ne istiyorsun ast".  Ne yazık ki Flair cümlesini bitiremeden Astrid lafa atılıverdi. "Ne mi istiyorum dostum? Biraz dışarı çıkmalısın ciddiyim korkunç görünüyorsun". Her zaman ki gibi kendini savunmaya başladı Flair  ve kelimeleri arka arkaya dizmeye başladı taramalı tüfek gibi."Her şeyden önce korkunç görünmüyorum daha demin bu sorunu halletmek için bir büyü yapmıştım. Benim bir itibarım var hem ne yapıyım yani tembel tembel oturayım da notlarım mı düşsün. Hayır efendim ben başarılı bir öğrenciyim ve bunu korumaya karalıyım beni caydıramazsın anlıyor musun? Burada kalıp lanet olası ik..." . bu esnada Astrid gözlerini fal taşı gibi açmış hayretle Flair'a bakıyordu, başta ne söylediğinden bile emin değildi, dinliyor gibi yapıp kafasını sallıyordu sadece. Derin bir iç çektikten sonra konuşmasına devam etti kız. "Kimi kandırıyorum ki hadi bahçeye falan çıkalım, buna ihtiyacım var". Neticede Astrid'in haklı olduğunu biliyordu savaşmanın bir anlamı yoktu üstelik biraz hava almak ona da iyi gelecekti.

    Göle doğru yürüdüler beraber. Tüm okul burada gözüküyordu. Sağ köşede Gryffindor'un çapkın çetesini görebiliyordu; eski çapkınlara desek daha doğru olurdu gerçi. Hoş Slytherin'in en çapkın çocuğu Krystof ile Jacques bile düzenli bir ilişkiye geçtiklerine göre okuldaki ilişkiler konusunda artık şaşırmaycaktı kız. Hans kızıl saçlı bir yelloz tarafından kafeslenmişti. Gordan Roxana ile her an çocuk planları yapabilirdi. Gerçekten okulu bitirir bitirmez evlenip çocuk yaparlarsa buna hiç şaşırmazdı Flair. Ama kabul etmek gerekirse birlikte oldukça hoş görünüyorlardı. Bir an Victor ile kendisinin bir çocuğu olursa neye benzeyeceğini düşündü. Gözlerini kedisinden almasını isterdi gök mavisi engin gözlere sahipti Flair. Ama saçlarını babasından almalıydı; tıpkı babası gibi parlak altın renginde saçları olmasını çok  isterdi. Güzel ve parlak, beyaz bir teni olmalıydı tıpkı kendisi gibi ama boyunu babasından alsa iyi ederdi. Saçları biraz dalgalı olabilirdi böylece  altın sarısı bir nehir gibi görünürdü. Bir kız çocuğu olsun isterdi, onunla arkadaş gibi olabilirdi. Hoş kızlar babaya düşkün olur lafını duymuştu Flair. Ama bundan çokta emin olamıyordu. Eskiden; yani büyücü olduğunu öğrenmeden önce annesi ile oldukça yakınlardı. İç çekti genç kız. Keşke büyücü olduğu fikrine alışabilselerdi. O zaman her şey farklı olabilirdi. Arkadaşlarını onlarla çekinmeden tanıştırabilirdi. Okul hakkında konuşabilirdi. O sadece sıradan aile sohbetlerini yaşamak istiyordu ama ne zaman yaz tatili gelip eve dönse ailesi ondan çekinir ve onunla iletişime girmekten mümkün olduğunca kaçınırdı. Kafasında ki bu düşüncelerden hemen kurtuldu Flair ve Victor'un tatlı hayalinin verdiği mutlulukla dudağının sağ ucu istemsizce yukarı doğru kıvrıldı.

    Gözlerini yumup kafasını arkaya doğru attı ve güneş ışınlarının yüzünü aydınlatmasına izin verirken elleri altındaki yumuşak çimenleri kavradı ve topağın kokusunu içine çekti. Bu hayatta en sevdiği kokulardan biriydi; bu ona Victor'u anımsatırdı çünkü. Ne yazık ki Flair hayallere dalmışken başlamak üzere olan su savaşını fark edememişti. Astridi'n çığlığı ile ürperdi. Gözlerini açtığında sırılsıklam olmuş Astrid'e baktı şaşkınlıkla. Sonra etrafını incelemeye koyuldu hemen, görünen o ki şaşılacak derecede sıcak olan hava herkesi bunaltmıştı ve bir savaş başlamışa benziyordu. Kesinlikle Flair ile Astrid'in de katılacağı bir savaş, yerinden hızlıca doğruldu ve elini Ass'in omzuna attı ve o an gerçekten de aralarındaki boy farkını iyice anlamış oldu ama istifini bozmadan konuşmaya başladı genç kız. "İntikamını beraber alacağız sevgili Ass, birlikte hepsinin hakkından geleceğiz ama önce...". Asasını kıza doğru doğrultup zaten sırılsıklam olmuş Astrid'i donuna kadar ıslattı. Eh, ondan da bu beklenirdi zaten. Tabi Flair da bu hainliğin bedelini ödedi elbette. Sonra beraber koşup önlerine çıkan herkesi ıslatırken kahkahalarla gülüyorlardı. Uzun zamandır bu kadar mutlu olduğunu hatırlamıyordu Flair. Kendini odasına kapatmış günlerce çalışmış ve bitkin düşmüş kız şimdi gülüyor, koşuyor, zıplıyor ve önüne gelen herkesi ıslatıyordu büyük bir keyifle. Keşke Sam de olsaydı diye düşündü bir an gerçi o olsaydı kesin işin cılkını çıkarırdı ama bir yani hala onun mezun olması fikrine alışamamıştı. O onun başının belasıydı hep. Sona birden korkunç bir şey oldu Astrid Alyssha'a çarpıverdi. Alyssha'a, ALYSSHA MALFOY'A! Hemen Astrid'in zihnine konuştu hiç düşünmeden. "Sen öldün, ona nasıl çarpabilirsin? Kesinlikle öldün, neyse artık arkandan helvanı yeriz". Astrid de aynı yolla cevap verdi kıza. "Ne yapıyım çok içten ve sıcak gülümsüyordu, o olduğunu anlamadım bile". Ama hiç bekledikleri bir tepki ile karşılaşmadılar aksine Alyssha kocaman bir sırıtış ile iki kızı da güzelce ıslattıktan sonra doğrudan sevgilisinin kollarına atladı ve adamın dudaklarına tutku dolu bir öpücük kondurdu. Flair çevresine şöyle bir bakınca okulun hemen hemen tüm çiftlerinin öpüşmekte olduğu fark etti, sanki hepsi sözleşmiş gibiydiler.

    Gene aklına Victor düşmüştü, sahi o nerelerdeydi acaba? Ama unuttuğu bir şey vardı kızın; su savaşı daha henüz bitmemişti ki Hans o sırada ona doğru koşmaktaydı. Kız birazdan hiç beklemediği bir darbe yiyecekti ama hala bunun farkında bile değildi. Elinde sıkıca tuttuğu asası ile koşuyordu genç adam Flair'a. Daha kız ne olduğunu anlamadan kafasından aşağı koca bir kova su boşaltılmıştı bile. Beş saniye boyunca kıpırdamadan durdu genç kız. Arkasındakinin kim olduğunu anlamakta zorlanmamıştı elbette, kim olduğunu biliyordu. Kızıl kafalı yellozun hıyar kocasından başka biri değildi bir kova suyu kafasına döken kişi. Hayır asa ile su püskürtmek varken neden bir de kova kullanma ihtiyacı hissetmişti? Bir türlü anlamıyordu bunu genç kız, hoş kimseninde anlayabileceğini sanmıyordu. Sinirle Hans'a döndü. Adam karşısında gayet rahat bir şekilde gevrek gevrek sırıtıyordu. Flair Hans'ı süzdükten sonra onu sadece ıslatmak istemediğine karar verdi. Zaten oldukça ıslanmış görünüyordu genç adam. Öyle ki üstündeki T-shirtünü çıkarıp atmıştı çoktan. Saçları kendinden geçmiş bir haldeydi ve pantolonu öylesine ıslaktı ki bacaklarına iyice yapışmıştı. Evet şu saatten sonra onu ıslatmak sadece bir oyun olurdu Flair için ama kesinlikle bir intikam olmazdı, daha iyisini yapmak zorundaydı, asasını adama doğru doğrulttu ve sihirli sözcükler döküldü dudaklarından. "Aqua Erecto".  Hans yerden fışkıran kaynar suyun tenine değmesiyle çığlığı bastı. Flair devam etti bunun üstüne. "Sıcak suyun tadını çıkar aşkım, Londra'nın soğuğunda üşümüşsündür diye düşündüm, hele ki böyle bir günde, sonra teşekkür edersin artık". Lakin cümlesi bitirir bitirmez yaptığına pişman olmuştu. Hans'ın suratı kıpkırmızı olmuş öfkeyle soluyordu ve tek başına bunun altından kalkamayacağını bilen genç kız destek için Astrid'e doğru döndüğünde kızın orada Luigi ile öpüşmekte olduğunu fark etti.  Kendini kontrol edemeyerek. "Hadi ama" diye haykırdı bir anda. Ama öteki yandan düşününce nihayet şu iki şapşal öpüşmeyi başarmışa benziyorlardı oysa Flair hala Victor ile öpüşmeyi başarabilmiş değildi ve bu çok ama çok acı vericiydi. Ne yazık ki şimdi bundan çok daha büyük problemleri vardı. Mesela Hans'ın kendine yaşatacağı acı dolu anlar gibi problemler. Ne yazık ki Fair artık tamamen Astrid'den umudu kesmişti. Tamam, sonunda ikisi bir araya geldiği için mutluydu ama son on dakikadır ciddi anlamda birbirlerinin yüzlerini yiyorlardı ve bunun sonu iyi bitecek gibi görünmüyordu. Hans'a döndü tekrar. Yüzüne olabildiğince sevimli bir gülümse yerleştirip avuç içleri görünecek şekilde ellerine öne doğru uzattı ve geri geri yürümeye başladı. Bir yandan da özür diliyor ve içinden Hans'ın kendisini öldürmemesi için ve mümkün olduğunca az acı vermesi için yalvarıyordu. Ama Hans kendisine doğru yüzünde sert bir ifadeyle yürümeye devam etti. Flair için işler pek yolunda gidecek gibi görünmüyordu artık, tabi eğer bir mucize olmazsa. Tam o an okulun sevgili müdüresinin çığlığı duyuldu. Herkes korkmuş bir vaziyette Anna'a baktı haliyle. Hans tekrar Flair'a baktı ama bu sefer sırıtıyordu sadece, kaybedecek bir şeyi yoktu oğlanın. Kızı hızla göle doğru ittirdi. Bununla kurtulduğuna dua etmeliydi genç kız ama bu işin burada bitmediğini adı gibi biliyordu. Gerçi Hans'ın ona kızdığını sanmıyordu sadece Flair biraz ileri gitmişti ve Hans da öcünü alırdı. Yavaşça doğruldu genç kız saçlarındaki suyu sıktı hemen. Çıkan suya bakılırsa gölün yarısını saçları emmiş olabilirdi. Sonra bacağına bir şey değdidiğini hissetti Flair, hemen geri kaçmak istedi ama kıpırdayamadı ve ardından hızla suyun içine doğru çekildi. Korkmuş ve paniklemişti ta ki karşısındaki genç adamı görene kadar ve dudakları dudaklarını buldu birden. Hiç düşünmemişti, muhtemelen aptalcaydı yaptığı ama düşünmemişti işte, sadece Victor'un suyun içinde ne kadar güzel göründüğünü fark etti. Altın sarısı saçları suyun içinde ahenkle hareket ediyordu ve dudakları o kadar öpülesiydi ki öptü genç kız adamı tüm tutkusu ve aşkıyla.

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Anna Lizzie Malfoy
Hogwarts Müdiresi | KSKS Profesörü
Hogwarts Müdiresi | KSKS Profesörü
avatar

Lakap : Liz, Ann.
Rp Sevgilisi : Henry McCourt bitchi.
Mesaj Sayısı : 1528
Kayıt tarihi : 16/08/09

Özel
Rp Puanı:
100/100  (100/100)

MesajKonu: Geri: Hogwarts Su Savaşı | Fight or be ready to get wet.   Ptsi Ağus. 19, 2013 8:15 am


    Anna gibi bir kadını sinirlendirmek gerçekten kolaydı. Yani, kendisini üstün gören öğrenciler, itaatsizlik, burun kıvırma, tembellik… Gerçekten, sinirlenmek için binlerce neden üretebilir. Ancak okulunda çıkan bir karmaşa? İşte bu, Hogwarts mesajının size vermek istediği şeyin ta kendisi… Uyuyan bir ejderhayı asla gıdıklama. Ancak artık çok geçti. Aslında her şey en başında normaldi genç müdire için. Çığlıklar başladığında üç profesörle birlikte oturmuş, hafta sonu oynanacak Quidditch turnuvası için tahminler yürütüyorlardı. Tutshill Hortumları’nda ısrarcıydı genç kadın, zira Ian orada olduğu sürece tüm parasını ona harcamaya razıydı. Liam ise onunla aynı fikirde görünmüyor, Elizabeth bu tartışmayı büyük bir keyifle izliyordu. O anki tablo, sıradan bir öğrencinin görürse kalp krizi geçirebileceği bir tabloydu. Profesörlerin odasındaki koltuklardan birine kurulmuştu Anna Lizzie Malfoy ve ayaklarını koltuğun koluna dayamış, elinde tuttuğu viskiyi yudumluyordu. Eh, soran olursa o bir buzlu çaydı tabii! Suratında bir gülümseme vardı ve yakıcı havaya karşın, işlerini önceden halletmiş olmanın mutluluğu ile uzanıyordu. “Boşuna uğraşıyorsun Malfoy. On galleonunu şimdiden kaybetmeye hazır ol.” Liam’a yan gözle baktı ve içkisinden bir yudum daha aldı Anna. Onu ciddiye bile almıyordu şu durumda, kaybetmeyeceğinden emindi. İlk çığlığı duyduğunda yerinden sıçradı istemsizce ve üç profesör aynı anda birbirlerine baktılar. Uzun zamandır gölgelerden haber olmadığı düşünülürse, aklına gelen ilk ihtimal bu olmuştu kadının. Yerinden öyle bir hızla kalkıp pencere gitti ki, neredeyse içkisini koltuğun yanındaki sehpaya koyarken düşürüyordu. Çığlıklar ardı arkasına gelirken pencereye vardığında önce kaşları havaya kalktı ve sonra kahkaha patlattı. Landers’ın mı Alyssha’yı ıslatması daha eğlenceliydi yoksa Alyssha’nın onu suların içine gömmesi mi bilemiyordu. Yine de hem rahatlama hem eğlence duygusuyla dudağı kıvrıldı. “Alyssha’nın oğlunu darmadağın edeceğine on galleon Landers.” Kollarını göğsünde kavuşturdu ve yeniden koltuğuna attı kendisini. Camdan bakmakla meşgul olan iki profesör de onun ardından yerlerine geçtiklerinde, omuz silkti Liam. “Bugün kaybetmeye çok meraklısın Malfoy.”

    Çoğu insanın düşündüğünün aksine, Anna Lizzie Malfoy buzdan yaratılmış değildi. Disiplini sağlamak adına öğrencilerini korkutmak hobisi miydi, evet… Ancak söz konusu profesörler olunca, hepsini ailesinden sayıyordu. Bir Gryffindor da olsa, evet öyleydi.  Landers – Malfoy atışmaları, bu odayı en çok şenlendiren atışmalardan birisiydi. Büyük salonda bunu görebilir misiniz? Ah, asla. Elizabeth ise bundan oldukça memnun gözüküyordu. Onun bu kadar mutlu olmasının sebebinin yeni erkek arkadaşı mı yoksa yaz tatilinin mi yaklaşıyor olması olduğuna karar veremedi genç kadın. “Ben asla kaybetmem. Değil mi Lizzie?” Ben masumum anlamında ellerini havaya kaldırdığında sarışın kadın, tok sesi ile araya girdi. “Siz ikiniz, buna asla bir son vermeyeceksiniz değil mi?” Anna ile Liam aynı anda kafalarını iki yana salladılar. Tam o anda ise kapı büyük bir gürültü ile açıldı. Kaşlarını çattı müdire, eğer bu bir öğrenciyse bu hâlde yakalanmak onun felaketi olabilirdi; tıpkı öğrencinin de felaketi olacağı gibi. Oysa hiçbir münasebetsiz öğrenci değildi bunu yapan. Çarpık sırıtışı eşliğinde Potter’dı. “Bu oda çok Gryffindor kokmaya başladı! Hah!” Mavi bakışlarıyla üzerine doğru yürüyen adamı takip ederken Anna, Potter olabildiğince rahat bir biçimde eğilip kadının içkisini aldı eline. "Bence bu oda çok fazla vis- soğuk çay, tabii, çay koyuyor Malfoycuğum.” Kaşlarını çatan Anna adamın içkisini kafasına dikişini izlerken homurdanmakla yetindi yalnızca. Küçükken olsa bunun için yapmadığını bırakmazdı Dimitri’ye, neticesinde tüm gençlik hayatı onunla uğraşmakla geçmişti. Garipti, bir Potter’ı kardeş gibi seveceğini hiç düşünmezdi Anna ama hayat ona her şeyin olabilir olduğunu göstermiş, kadına da bunu kabullenmekten başka çare bırakmamıştı. Homurtusuna hala devam ederken Anna, Dimitri pencereye ilerledi ve ağzı açık bir biçimde bakakaldı. “Ulu Merlin adına, dışarıda çıplak güneşlenme günü var ve benim bundan haberim yok mu?” Gülümsedi genç kadın, cevap vermeden önce. “Yalnızca birbirlerini ıslatıyorlar. Ne zarar gelebilir ki?” Siyah saçlı genç adam, okulun gelmiş geçmiş en genç müdürü, suratında bunu sorgulayan bir bakışla döndü. Anna daima kuralları en sert biçimde uygulayanken, bu tavrı onu şaşırtmış olmalı diye düşündü ki kadın, ayağa kalkıp pencereye ilerlemekten alamadı kendisini. Ve o an, yalnızca iki dakika önce bunun onlara iyi geleceğini düşünürken, yalnızca burnundan soludu ve tek kelime etmedi.

    Bahçeye cisimlenme kararını, altı tane yarı çıplak öpüşen çifti saydıktan sonra karar vermişti genç kadın. Belki de kara gölün altını üstüne getirmiş olmaları da sebep olabilirdi… Ya da okulun büyü okulundan çok seks okuluna dönmesi? Gözlerini kapatıp açtığında, okulun bahçesinde, kara gölün hemen önüne cisimlenmişti. Okul müdiresi olunca, okul içerisinde cisimlenememek gibi bir sorunu kalmıyordu kadının. Bu yüzden beş merdiveni delicesine koşmak yerine, elbette her akıllı büyücünün yapacağını yapmış, cisimlenmişti. Oysa düşünmediği bir şey vardı ki, çok geçmeden bu gerçekle yüzleşti. Onu fark etmeyen öğrencilerden birinin asasından çıkan su bütünüyle kadının üstüne geldiğinde küçük bir çığlık kopardı Anna ve geriye doğru bir adım attı. Öfke ile gözlerini kocaman açıp arkasını döndüğünde, yapan her kimse gitmişti. Kolunda başka bir kol hissetti birden ve neredeyse gülmekten gözünden yaş gelecek olan Dimitri ile göz göze geldi. Ona ölümcül bir bakış atıp, biraz geri çekildi. “HEPİNİZ. DERHAL DURUN.” Onu fark eden kişiler vardı, fark etmeyenler de olduğu gibi. Birkaç kişinin durduğunu gördü, birkaç kişinin savaşa devam ettiğini ve hatta öpüşmeye bile devam edenleri. Victor’ı, kendi soyadını taşıyan birini ikazına rağmen Ravenclaw kızı Johnson’ı öperken gördüğünde bakışlarını öteki tarafa çevirdi ve Landers’ı, Campbell’ı, kendi kardeşlerini, Bartolomejleri, diğerlerini gördü. Kimse bu tatlı eğlenceyi sonlandıracakmış gibi durmuyordu. Asasını eline aldı Anna ve gökyüzüne doğru doğrulttu. Güneş birdenbire kara bulutlarla kaplandı. Ardından bir şimşek çaktı. Birden herkes şimşeklerin çıkış noktasını fark ettiğinde adeta ölüm sessizliği oldu. Bundan memnun olan kadın, taş gibi bir ses tonuyla atıldı. “Gölün önünde sıraya geçin. HEMEN.” Sözleri adeta gölden ileriye, gökyüzüne, ormana, gidebilecek her yere yankılandı. On dakika nasıl geçti bilemiyordu kadın ancak erkekler çıplak göğüsleriyle, kızlar iç çamaşırlarıyla binadaşlarıyla birlikte sıraya geçtiğinde onların önünde dikildi Anna, Dimitri ile birlikte. Sinirlenmişti kadın, bunu yapacak kadar cesaret bulmaları yüzünden. Kimseye kızmaya niyeti yoktu en başında. Şimdi ise bunu başlatanı bulacak, cezalandıracaktı. Tıpkı diğerlerini de cezalandıracağı gibi.

    “Hepiniz ceza alacaksınız bunun için. Burası bir okul, lanet olası bir okul. İç çamaşırlarınızla bahçede dolanacak kadar kendinize güveniyor olmanız beni ilgilendirmiyor. Serginizi başka yerde yapın, yapacaksınız.” Tek tek hepsini süzmeye başladı. Dimitri’nin sözcükleri zihninde canlandı. Belki de manken ajansı işletmeliyiz, bence oldukça başarılı olurlardı. Yanındaki adama öldürücü bir bakış attı ve yeniden öğrencilere döndü müdire çatılmış kaşlarıyla. En çok da kendi binasının soyunmuş oluşuydu onu sinirlendiren. Neredeyse hepsi çıplaktı, bunlar hep egoydu, değil mi? “Bunu hanginiz başlattı?” Gryffindor tarafına döndürdü başını. O an Alyssha öne çıktı. “Landers.” Kardeşinin sözüne güvenebilir miydi bilmiyordu genç kadın. Kendisine bu kadar benzeyen birinin, intikam için her şeyi yapacağını bilirdi. Bu yüzden, birkaç kişi onu onaylayana dek yalnızca tek kaşını kaldırıp Hans’a bakmakla yetindi. Diğer binalardan da birkaç onaylama duyduğunda, bir adım öne attı Anna. “Bu doğru mu, Landers?” Genç adam ölümcül bakışlarla kendisini süzerken, bakışları ona tanıdık birisini çağrıştırdı ama bu fikir o kadar saçma göründü ki, ihtimal bile vermedi. Onun çaprazında duran Brain’i gördü, çocuk önünde duran adama koluyla dokundu ve Hans ona bakmadan bir adım öne çıktı. “Doğru.” Gryffindor’un başkanı olan Campbell öne bir adım attı heyecanla. Aksini söylemek üzere olduğu o kadar barizdi ki, Anna gözlerini devirmekle yetindi. “Suçu üzerine alıyorsan, bu cezanı hafifletmeyecek. Tıpkı hiçbirinizin cezasının hafif olmayacağı gibi.” Dudakları ince bir çizgi halini aldığında kadının, Dimitri araya girdi. “Cezalarınızı bina başkanlarınız size iletecek. Şimdi gidin ve kuruyun. Ve bir daha su savaşı yaparsanız, soyunmamayı deneyin.” Adamı kafasıyla onayladı Anna. Savaşa katılan yüzleri bir bir suratına yazdı, cezalarını vermek için. Kadının yeteneği bir gördüğünü bir daha unutmamakken, kimlere ceza vereceğini çok iyi biliyordu. Asasını gökyüzünden çekti, bulutlar yeniden dağılır, güneş ısıtmaya başlarken. Geriye doğru bir adım attığında Dimitri ona seslendi. İlk başta ne olduğunu anlamadı, genç adam asası ile ona su fışkırtıp kadını sırılsıklam bıraktığında ağzı açık bir biçimde ona döndü Anna. Kahkaha sesleri her binadan yayılırken en ölümcül bakışını fırlattı Potter’a ve hiçbir şey yapmadan duruşunu dikleştirdi. Herkesin kurumaya başladığı belliydi… En ıslak kendisi miydi? Dişlerini sıktı ve okula doğru yürürken asasını bir kez daha salladı gökyüzüne doğru. Bu defa yükselen yağmuru da beraberinde getiren kara bulutlardı. Yağmur öyle şiddetle yağmaya başladı ki, kimse kaçacak yer bulamazken, tek kuru nokta Anna’nın üzeriydi. Dimitri dahil olmak üzere herkes yağmurun hedefiyken, Anna sırıttı. Arkasında kalan herkese bakarak, yağmur onun dışında herkesi ıslatırken topuklu ayakkabılarını yere vura vura okula yürüdü ağır adımlarla. Dudaklarında ise atılmamış kahkahası asılı kaldı, ta ki odasına girene dek. Ardından gülemeyecek hale gelene dek güldü.


x x SON x x


Henry özel spoiler:
 
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
Hogwarts Su Savaşı | Fight or be ready to get wet.
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» M2-Pro Çok Güzel Server
» Saruman'ın Evi

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Whisper of Death RPG :: H O G W A R T S :: Okul Arazisi :: Göl Kenarı-
Buraya geçin: