Whisper of Death RPG
Sitemize hoş geldiniz.
Lütfen giriş yapınız ya da üye olunuz.

WoD Yönetimi.



 
AnasayfaKapıSSSKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 it's time to say goodbye.

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Marcella Oswald
Ravenclaw VI. Sınıf Öğrencisi
Ravenclaw VI. Sınıf Öğrencisi
avatar

Lakap : Ella.
Rp Sevgilisi : Gabe.
Mesaj Sayısı : 223
Kayıt tarihi : 05/08/12

Özel
Rp Puanı:
99/100  (99/100)

MesajKonu: it's time to say goodbye.   Ptsi Mayıs 13, 2013 9:50 pm

It's time to say goodbye.


h a n s - m a r c e l l a.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Marcella Oswald
Ravenclaw VI. Sınıf Öğrencisi
Ravenclaw VI. Sınıf Öğrencisi
avatar

Lakap : Ella.
Rp Sevgilisi : Gabe.
Mesaj Sayısı : 223
Kayıt tarihi : 05/08/12

Özel
Rp Puanı:
99/100  (99/100)

MesajKonu: Geri: it's time to say goodbye.   Ptsi Mayıs 13, 2013 10:30 pm

to let myself go.:
 

    Tir tir titriyordu genç kız delikanlının mavi gözlerinin içine baktığında. Tepedeki dolunay koridorun penceresinden yansıyarak adamın suratında gölgelerle dans ediyordu gibiydi ancak adamın gözleri bir başka parlıyordu o gece. Bir şeyler demek için dudaklarını araladı kız. Her zamankinin aksine onu öpmek için yaklaşmadı bu sefer. Ona bir bakış attı ve yanmaya başlayan gözlerini sıkıca kapadı. Sonra bedenini kaplayan nefretin onu ele geçirmesine izin verdi ve çakır gibi parlayan gözlerini hiddetle açarak tokat patlattı, her zaman narince öptüğü o yanaklara. “Na… Nasıl?” Sesi öylesine çatlak ve yorgun çıkmıştı ki, ağlamayı umursamadı bile. Gözyaşı yanağından süzülürken adamın gözlerinin de dolu dolu olduğunu fark etti. Çok geçti, hayır, ağlamak için çok geçti. Ona son bir kez baktı. Hatlarını ezbere bildiği suratına. O ana kadar bunun farkına varamamıştı ancak suratındaki çillerin yerinden, çoğu insan onların var olduğunu bile bilmiyordu, dudaklarının kıvrımına kadar biliyordu o suratı. Boğazından bir uğultu koptuğunda adamın cevap vermeye çabaladığını gördü. Verilebilecek bir cevap yoktu. “Açıklayabilirim,” dedi genç adam yaşlı gözlerine aldırmadan. “Marcella lütfen.” Geri geri birkaç adım attıktan sonra bahçeye çıkan koridoru gözüne kestirip hızla koşmaya başladı. Onun yalanlarına ihtiyacı yoktu. Onun bahanelerini istemiyordu. Onu istemiyordu… Tanrı aşkına, canı yanıyordu. Marcella Oswald, kalbinin acıdığını hissediyordu. Açıklanacak başka tek bir lanet olası kelime yoktu. İstediği tek şey adamın da içinde bulunduğu o cehennemden kaçmak, uzaklara, çok uzaklara gitmekti. Bahçeye çıkana kadar nefes almak için bile durmadı. Görüşü artık yaşlarla örtülüp, önünü göremeyecek kadar buğulanana dek koştu. Çöküverdi bulduğu ilk ağacın altına ve onun kendisini takip etmemiş olmasını umdu. Bacaklarını göğsüne doğru çekip, temiz havayı ciğerlerine çekti.

    Dudakları aralıktı, gözleri gökyüzüne bakıyor, süzülüyordu gözyaşları. Durumu idrak edemiyordu kız. Aldanmak, kandırılmak, ihanete uğramak. Hangisiydi doğru kelime? Biri size ait değilken ancak size aitmiş gibi hissederken, o kişi yalan söylerse hangi kelime kullanılırdı? "Beni dinlemek zorundasın Ella, bunu bana yapma... Yalnızca dinle. Eğer istersen sonsuza kadar giderim ama dinle. Lütfen." Gelmişti. Başını ona doğru doğrulttu ve adamın ıslak gözlerinden birinden damlayan gözyaşına odaklandı. İçinde bir yerlerde sızlayan bir şey hissetti genç kız. Daha önce hiç hissetmediği bir yerde, kalbinde. Başını salladı hafifçe. Yanına doğru yaklaştı Hans aceleci olmayan adımlarla. Ağacın yan tarafına sırtını dayadı. Göremiyordu Marcella onu ama sıcaklığını hissediyordu. O da genç kız gibi mi hissediyordu? O da parçalandığının farkında mıydı? "Ben..." Sustu. Hafif bir rüzgar esti. Bekledi Marcella, onun kurabileceği cümleleri. Yalnızca bekledi. "Mecburdum." Kız acıyla güldü. Hans Landers'tı o, hayatındaki her güzel şeyin içine eden adam. Bunu yapması için bir sebebi yoktu. Açıklaması da olamazdı. Dolunayın çekici görüntüsüne bakarken, birdenbire döküldü kelimeler dudaklarından. "Hiçbir zaman istemediğin bir şeye mecbur olmazsın sen." Elinin tersiyle sol gözünü sildi bir kez bile kırpmadan. "Bana ait değilsin. Hiç olmadın." Adamın genzinden bir uğultu yükseldiğinde onun karşı çıkacağını anlayan kız hızla konuşmaya devam etti, sesi artık kendisine daha güvenli çıkarken. "Ama bana söylemeliydin. Mecbur olmak nedir bilir misin? Bu. Bunu bana söylemeye mecburdun Hans." Titreyen elini durdurmak için toprağı avuçladı sıkıca. "Bana söylemeyi düşünüyor muydun bunu bile bilmiyorum." Kendi kendisine konuşuyor gibiydi artık Marcella. Bu duygular ona o kadar yabancıydı ki, kendisi gibi davranmıyordu. Kelimeler, saniyeler, nefes almak, her şey... Her şey anlamını yitirmiş gibiydi. İhanet böyle mi hissettiriyordu?

    "Söyleyecektim." Başını iki yana salladı kız. Bir şekilde, onun nasıl düşündüğünü bilebiliyordu. Söyleyecekti, kızı kaybetmeye hazır olduğunda. Ve buna asla hazır olmayacaktı belki de. "Sen ve ben," diye başladı cümlesine Marcella. Artık biz diye bir şey yoktu orada. Yine de genç adam düzeltti onu. "Biz." Sesindeki anlaşılmaz ton yabancıydı kıza. Adam da yabancı değil miydi artık zaten? "Sen ve ben. Sonu en başından belliydi hikayenin." Böyle biteceğini bilerek başlamışlardı her şeye. İçten içe öyle olmamasını ummuşlardı belki ama biliyordu Marcella. Derinlerde bir yerlerde hep bilmişti. Derin bir sessizlik kapladı ikisini. Adamın susması onun da bildiğini gösteriyordu. Kendisine karşı çıkmasını istiyordu Marcella delice ama çıkmayacaktı. "Benim hakkımda söylenen onca söz. Hepsi doğru Hans. Duydukların, yaptıklarımın yanında hiç. Hayatım boyunca kızlardan nefret ettim ben." Bunlarını neden söylediğini bilmiyordu ama durdurmadı kendisini. Holden'dan sonra ilk kez bir erkeğe söylüyordu gerçekleri. Söylemek istiyordu. Veda zamanı geldiğinde, adamın onu gerçekten tanımış olmasını istiyordu. Tüm yalanları, tüm oyunları bilmeliydi. "Onlara bakmaya bile katlanamıyorum. Çevremde güvendiklerim erkeklerdi. Çünkü kızlar yalan söyler. Çünkü kızlar iki yüzlüdür." Duraksadı ve adama sindirmesi için birkaç saniye verdi. "Ben de öyleyim Hans. Soğukkanlı bir kaltağım ben." Onun suratına bakmak için delicesine bir istek duysa da kendisine engel olmayı başardı. "Meğer sen de öyleymişsin." Dolunay her zaman bu kadar güzel miydi; yoksa Marcella onu hiç böylesine derin incelememiş miydi? Ayıramıyordu gözlerini. Dudaklarını da kapatamadığı gibi. "Acıtıyor, hissedebiliyor musun? Öyle acıyor ki kalbimi söküp atmak istiyorum. Öyle ki senden nefret etmek istiyorum. Seninleyken ben.. Bendim. Yalnızca ben. Farkı göremiyor musun?" Sorduğu soruların cevabını istemiyordu. Hayatı boyunca önemli olan kendisi olmuştu. Şimdi bir yabancının sözleri olmayacaktı önemli olan. Hayatı boyunca gücün ve güçsüzlüğün ne demek olduğunu yeterince anlamıştı. Ve gücü başkasının eline bırakmanın nelere yol açacağını görmüştü. Hayır, bunu asla yapmayacaktı. "Şimdi her şeyi anlıyorum. Yanıldığımı. Ama ötesinde... Sebebini biliyorum. Bir sığınaktık biz birbirimize. Yalnızca kaçmayı seven iki insanız. İkinci geceye kimseyi taşımadık çünkü onların hayatlarını mahvedeceğimizi biliyorduk. Asla bizi tanımalarına izin vermedik çünkü ruhumuz o kadar yanmış, o kadar harap olmuştu ki kimsenin bilmesini istemedik. Umursamadığımızı sandık. Ve kaçtık. O yataklardan kalktık hep geceleri. O aptal kıyafetleri yerlerden sessizce toplarken... Sen de hissetmedin mi? Hiçbir yere ait olmadığını. Yalnız olduğunu. Elinde kalanın bir avuç kıyafet ve durgunlaşmış bir beden olduğunu." Gözleri yeniden yaşarırken tüm hayatı yalan gibi geliyordu. Tüm o hatıralar beyninde canlanıyor, yakıyordu kızı. Geceler büyüyordu önünde. Suratlar... Bedenler... "Yalnızca yürüdük ve gittik. Yatağın yanı boş olmak zorundaydı hep. Eğer olmazsa kaybederdik. En piç olmalıydık çünkü elimizde kalan tek şey buydu." Gözlerini yumdu. Sesi titriyordu ve bunu durduramıyordu. Çatlamış dudaklarını istemsizce yaladığında, kendisini bir avuç saçmalığın üzerinde yaşamış gibi hissediyordu. "Beraber olduğum kimseyi önemsemedim. Oysa sen... Sen, içeri girmesine gerçekten izin verdiğim tek kişiymişsin meğer." Her şey o an karardı. Marcella Oswald birini sevemezdi. Onun yaratılışında bu kelimenin bir anlamı yoktu. Aşka inanmazdı. Aşkları yalnızca salak bulurdu, aşk ona uzaktı. Aşık değildi. Olamazdı. Sevemezdi bile o. O kendi ailesini sevmekten dahi acizdi. Holden ve Celia'ydı onun elinde olan. Belki Krystof'tu önemseyebileceği başka bir erkek. Belki Natalia... Yalnızdı gerisinde. İçini acıttı gerçek.

    Adamın elini elinde hissettiğinde kendisini cadılar bayramının ikinci etabında gibi hissetti yeniden. Eli yanarken duvara umutsuzca dokunuşunu. Hızla elini çekti. O ana geri dönmeyecekti. O elleri bir daha tutmayacaktı. Onun dokunuşunun ölene kadar bir değeri yoktu artık. "Yapma..." Yutkundu. "Bunun için çok geç. Asla ikinci kadın olmayacağım Landers. Asla ona benzemeyeceğim." Birden gözleri büyüdü. Son cümleyi içinden söylediğini düşünmüştü ancak yanıldığı ortadaydı. Dudakları ona ihanet etmişti, adamın dudaklarının da ona ihanet ettiği gibi. Sıkıca kapadı ağzını. Aklında annesinin yeşil gözleri vardı bu defa. Bir anlamı yokmuş gibi bakıyordu o gözler. Umursamıyormuş gibi. Babasındaydı gözleri. Adam kolunda tuttuğu metresiyle, Maria'yla, kahkahalar atıyordu. Karısının farkında bile değildi. Jacqueliny, yalnızların kraliçesi olan ablası, annesinin elini tutuyordu Maria'ya nefretle bakarak. Abisi Aurélien ortalarda yoktu. Onun bir köşede içip Maria'yı kendi kollarında düşlediğini bilmek zor değildi Marcella için. Ve işte orada, çok sevgili(!) ikizi duruyordu. Eulàlia. İkizinin ne düşündüğü bilmek isterdi Marcella. Ondan hiddetle nefret etse de, ona ihtiyacı vardı. Onun gerçeklerini dinlemeliydi. Oysa Marcella babasının yanındaydı. Maria'ya gülümseyerek bakarken, annesini düşünüyordu. Uzaklardaki sessiz, ikinci kadını. Ve eliyle bacaklarını kendisine iyice çekerken aklında o harap olmuş yeşil gözler, aklından asla silip atamadığı o anı vardı. İçinden bir ses fısıldadı. Derinlerden, neredeyse duyulmayacak şekilde. Bana yardım etmelisin Eulàlia. Bu defa başa çıkamıyorum.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Hans Finn Landers
Gryffindor VII | Şeytan'ın Piçi | Quidditch Takım Kaptanı
Gryffindor VII | Şeytan'ın Piçi | Quidditch Takım Kaptanı
avatar

Lakap : HANSEY!
Rp Sevgilisi : Daenerys K. F. Landers; BETTER THAN YOURS.
Mesaj Sayısı : 1059
Kayıt tarihi : 06/11/11

Özel
Rp Puanı:
97/100  (97/100)

MesajKonu: Geri: it's time to say goodbye.   Paz Mayıs 19, 2013 4:11 pm

    Her şey çok hızlıydı, aynı planlanıldığı gibi. Oysa planın kendisi bile çok hızlıydı. Yalnızca bir hafta içinde Hans artık evli bir adamdı. Eski alışkanlıkları belki tek tutunağı olmuştu; kaykayı, gitarı ve Quidditch. Geri kalan her şeyde boşluğun içinde gibiydi dışarıdan hissettirmemeye çalışsa da. Böyle olacağını sanmazdı. Güçlü görünmeye çalışıyordu, üstesinden kolayca gelebiliyor gibi; oysa yaptığı tüm hayatını değiştirmekken ilk zamanlardaki kadar cesur hissetmiyordu kendisini ama taklit etmekte başarılı sayılırdı. Sabahları gülümsüyordu; Hogwarts’a döndüğünden beri hiç olmadığı kadar derslerini önemsemeye başlamıştı, bu sene bir sınava girecekti sonuç olarak ve artık geleceği sadece onu ilgilendirmiyordu. Hayatı boyunca böyle olmamış mıydı zaten; ne zaman bir şeyi gerçekten kendisi için yapmıştı ki. Bazen April’le geç saatlere kadar kütüphanede altıncı sınıf konularını tekrar ediyorlardı. Bazense Benedict’le Karanlık Sanatlara Karşı Savunma alıştırması yapıyorlardı. İnandığı bir şey varsa Anna Lizzie onu, onca yıl derslerde yaptıklarından sonra, pek kolay geçirmeyecekti. Yalnızca iki hafta önce umurunda bile değildi bu, aynı artık onu süzen alıcı gözlerin umurunda olmadığı gibi. Okulda halen umursadığı tek şey Quidditch’ti belki de ve Gordon, halen onun yanında olan. Geceleri yalnızca gözünü yumuyordu; En ufak bir hayal kurmaksızın ve güneşin daha geç doğmasını diliyordu. Diğer tüm gözlerden uzakta kaldığı o zamanlar, çoğunlukla uyuyor taklidi yaparken buluyordu kendisini, belki de gerçek hislerinin ortaya çıkabildiği yegâne anlardı onlar. İçi acıyordu çünkü yeni bir başlangıç yapmak için çok şeyi yarım bırakmıştı.

    Marcella’nın gözyaşıyla dolmuş buz mavisi gözlerine bakarken hiçbir şey söyleyemedi. Daha kızın onu çağıran en az Marcella kadar güzel olan kuğu patronusunu gördüğünden beri emindi bunun bu gece olacağından. Yoksa gecenin bu en soğuk anında, terkedilmiş gibi görünen bu koridorda olmazlardı. Marcella’nın gözünden bir yaş damlası süzülürken elini kaldırdı ve Hans’a tüm koridorda yankılanan bir tokat attı. Canı yanmıştı ancak kalbinin acıdığı kadar değil. Gözünden istemsizce bir yaş damlasının süzüldüğünü fark etti oysa her ikisi de biliyordu ağlamak için çok geç olduğunu ancak yapılacak başka ne kalmıştı ki, zaten en sonunda değiller miydi? Bu an gelince onun gitmesine izin vereceğini düşünmüştü beraber oldukları ancak birbirlerinin olmadıkları tüm o aylar boyunca. Evlenmeden iki gün önce karşılaştıklarında bile düşüncesi buydu, onu kırmadan nasıl bitecekse öyle bitsin istiyordu ancak şimdi görüyordu ki bunun bir yolu yoktu. Her ikisi de kırılmıştı; hırpalanmıştı ve çırpınıyorlardı. Beceriksizce mırıldandı göz yaşlarına aldırmadan . “Açıklayabilirim, Marcella lütfen.” Ancak yalnızca kızın yaşlı gözlerine bakakaldı boğazı düğümlenirken, kızın gözlerini kapatsa bile zihninde tüm canlılığıyla bulabileceği o gözlerine. Marcella koşarak bahçeye gitti ancak nedenleri öğrenmeliydi. Kıza Hans’ın evlendiğini söyleyen kişinin kim olduğunu bilmiyordu Roxana o kadar kalabalık bir düğün hazırlamıştı ki Marcella’nın okula geri döndükleri ilk haftadan öğrenmemesi imkânsızdı zaten. Belki geç bile kalmıştı; öğrenmek için değil, söylenmesi için. Söyleyen kişiyi bilmiyordu ama suçlayamıyordu da, er yada geç olacaktı zaten. Kızın arkasından koştuğunda onu ay ışığının aydınlattığı bir ağacın dibinde buldu, Marcella Oswald’a hiç yakışmayacak bir biçimde dizlerini kendisine çekmiş sessizce ağlıyordu. Kendisinden nefret ettiğini hissetti yalnızca buna neden olduğu için, ancak bu onun için yeni bir his değildi. "Beni dinlemek zorundasın Ella, bunu bana yapma... Yalnızca dinle. Eğer istersen sonsuza kadar giderim ama dinle. Lütfen." Kızın kendisine odaklanıp sessiz kalışını evet olarak algıladı ve acelesiz adımlarla yanına gidip sırtını ağaca yasladı. Kıza bakamıyordu. Söze nereden başlayacağını bilemiyordu. Aptal gözyaşlarını durduramıyordu. "Ben... Mecburdum." diyebildi sadece. Doğruydu bu, ancak kızın hahlamasını işitebiliyordu. "Hiçbir zaman istemediğin bir şeye mecbur olmazsın sen." dedi Marcella acımasızca. "Bana ait değilsin. Hiç olmadın." Bu doğru değildi ancak inkar etmesi neyi değiştirecekti ki, ancak bunun doğru olmadığını o da biliyordu, değil mi? Karşı çıkmak için ağzını açtı bir an ancak Marcella hızla devam etti konuşmasına. "Ama bana söylemeliydin. Mecbur olmak nedir bilir misin? Bu. Bunu bana söylemeye mecburdun Hans." Gözlerini dolunaya değil Marcella’nın kendisine bakmadan konuşan siluetine dikmişti Hans, son iki haftadır bunu nasıl yapacağını düşünüp durmamış mıydı, hayatında ilk kez böyle hissediyordu; ilk kez birini kaybetmekten gerçekten korkuyordu, çoktan ellerinden kaymıştı oysa bunu anlamaması için hiçbir neden yoktu. "Bana söylemeyi düşünüyor muydun bunu bile bilmiyorum."

    "Söyleyecektim." dedi Hans, sesi elinde olmadan kırılmıştı. Soğuk ufak bir esinti oldu tüylerini ürperten. Gözyaşlarının aktığı yerde soğuğu hissedebiliyordu, elinin tersiyle sildi onları sertçe, hiç var olmamalarını istercesine. "Sen ve ben," koyduğu mesafeyi hissedebiliyordu, aylar önce Bartolomej kızına aynı şekilde hitap eden kendisiydi, istemsizce "Biz." diye düzeltti onu, artık düzeltmesinin yanlış olduğunu geçirirken içinden, ki zaten Marcella önemsemeden devam etti. "Sen ve ben. Sonu en başından belliydi hikayenin." Karşı çıkamadı, doğruydu bunlar. "Benim hakkımda söylenen onca söz. Hepsi doğru Hans. Duydukların, yaptıklarımın yanında hiç. Hayatım boyunca kızlardan nefret ettim ben." Histerik bir gülüş oluştu Hans’ın yüzünde. Bu söylentileri daima duymuştu ancak hiçbir zaman önemsememişti. Şimdi, söylentinin merkezinden öğrenmek aynı şeyleri neyi değiştirirdi. İnsanların sevdiği insanlar vardır veya sevmedikleri… Doğru yada yanlış bunun için Marcella’yı yargılabilecek kişi kendisi değildi. Özellikle onu tanıyorken. Söylentilerin sahiplerinin çoğu onun kim olduğunu bilmiyorlardı bile! Onlar kaybedendi Hans’ın gözünde, önyargılarından dolayı ona yaklaşmamış olanlar. Ondan uzakta olanlar… Kendisi de arık onların arasındaydı, değil mi? Bu düşünce gözlerini kısmasına neden oldu ve bir yeni gözyaşını daha siliverdi yüzünden. "Onlara bakmaya bile katlanamıyorum. Çevremde güvendiklerim erkeklerdi. Çünkü kızlar yalan söyler. Çünkü kızlar iki yüzlüdür." Yine de güvendiği kızlar vardı. Celia, Natalia… Onların yanında kızın gözlerinin nasıl parladığını daha önce görmüştü. Keşke daha önce böyle konuşsaydık diye geçiriyordu içinden, o zaman onu omuzlarından tutar ve güvenmediği kişilerin sadece bazı insanlar olduğunu söylerdi, gayet doğal olduğunu ve kendisine güvenebileceğini. Onu asla yanıltmayacağını söylemek isterdi, ona sarılmak ve asla bırakmamak. Ama Marcella hep Marcella’ydı işte. Daima dik ve kimseye ihtiyacı olmadığını söyleyen duruşu ve asla tamamen açmadığı kapılarıyla. "Ben de öyleyim Hans. Soğukkanlı bir kaltağım ben." Acıyla gözlerini kıstı. "Meğer sen de öyleymişsin." Gözlerini tamamen yumdu ve göğsünde takılan yakarışla sarsıldı. Asla sesli ağlamayı becerememişti, küçüklüğünden beri böyleydi bu. Gözleri doluyor, dudakları titriyor ve içindeki boğumlar sessiz hıçkırıklar olarak sarsıyordu onu, şımarıklık yapacak kimsesi hiç olmamıştı, ağlayınca istediklerini yapacak veya en azından sarılacak. Belki bu nedenledir ki gerçekten acı çekmediği sürece hiç ağlamamıştı ve şuan yaşadığı son zamanların tek boşalmasıydı belki de. Buna ihtiyacı vardı, kızın söylediği her kelime beyninde uğuldarken yapabileceği başka bir şey yoktu. Tişörtünün üst kısmıyla yüzünü sildi tekrar. "Acıtıyor, hissedebiliyor musun? Öyle acıyor ki kalbimi söküp atmak istiyorum. Öyle ki senden nefret etmek istiyorum. Seninleyken ben... Bendim. Yalnızca ben. Farkı göremiyor musun? Şimdi her şeyi anlıyorum. Yanıldığımı. Ama ötesinde... Sebebini biliyorum. Bir sığınaktık biz birbirimize. Yalnızca kaçmayı seven iki insanız. İkinci geceye kimseyi taşımadık çünkü onların hayatlarını mahvedeceğimizi biliyorduk. Asla bizi tanımalarına izin vermedik çünkü ruhumuz o kadar yanmış, o kadar harap olmuştu ki kimsenin bilmesini istemedik. Umursamadığımızı sandık. Ve kaçtık. O yataklardan kalktık hep geceleri. O aptal kıyafetleri yerlerden sessizce toplarken... Sen de hissetmedin mi? Hiçbir yere ait olmadığını. Yalnız olduğunu. Elinde kalanın bir avuç kıyafet ve durgunlaşmış bir beden olduğunu." Marcella’nın her cümlesi sahne sahne aklında beliriyordu, kız haklıydı. Ancak kelimeler ağzından çıkarken doğruluğunu daha iyi hissediyordu. Daenerys ile bile böyle olmamış mıydı? Bunun ne zamandan beri olduğunuysa bilmiyordu ancak tahminleri vardı. Ne zamandır, yalnızca cansız bir bedendi? Hatırlamanın canını acıttığı tahminlerdi bunlar. Yine de aklına gelmesini engelliyemiyordu.

10:
 
    Unutmak istediği anılardı bunlar, hiç kimseye anlatmadıkları. Onu bırakıp giden babası yüzünden yaşadıkları… Bunların aklına gelmesi nefes alışını zorlaştırdı ancak Daenerys’le evlendiği için pişman olmamasını sağlayacak ufacık bir neden verdi ona. Hogwarts onun için evden çok kurtuluştu. Çoğu kişinin göremediği büyük bir anlamdı. Ancak bir ev değil. Ait olduğu bir yer değil. Orayı asla bulamamıştı ki hayatı boyunca. "Yalnızca yürüdük ve gittik. Yatağın yanı boş olmak zorundaydı hep. Eğer olmazsa kaybederdik. En piç olmalıydık çünkü elimizde kalan tek şey buydu." Gözlerini açmadı Hans, genç kız devam ederken. "Beraber olduğum kimseyi önemsemedim. Oysa sen... Sen, içeri girmesine gerçekten izin verdiğim tek kişiymişsin meğer." Artık sözün bittiği yerdeydiler. Yapabileceği hiçbir şey yoktu, ona sevgisinden başka hiçbir şeyi veremezdi, ki bunun içinde çok geçti. Kızın titreyen elini kavradı sadece "Yapma..." diye mırıldandı. Ses tonu parçalayıcıydı. "Bunun için çok geç. Asla ikinci kadın olmayacağım Landers. Asla ona benzemeyeceğim." diye bağırdı Marcella, elini hızla çekerken. ‘O’ kimdi? Bilmiyordu ancak üsteleyemedi. Elini kendi kucağına koyduğunda her ikisi de sessizlik içinde durdular bir süre. Birbirleri hakkında bir çok şey biliyorlardı, birbirlerine birçok yönden benziyorlardı ama asla birbirlerinin özel şeylerini bilmemişlerdi. Bunu şimdi görüyordu Hans. Belki bu da birbirlerine olan o benzerliklerinden kaynaklanıyordu; her ikisi de böyle şeyleri söylemekten acizdi belki de. “Hamile.” diye mırıldandı. “Bebeği alamıyorlar… Ve ben onun babasız büyümesini istemiyorum.” Nefes aldıktan sonra ekleyebildi. “Benim gibi, piç gibi.” Marcella’nın onu anlamasını beklemiyordu ama anlamasını istiyordu “Bunu yapamam..” diye mırıldandı gözyaşlarının arasında, Marcella’nın ayağa kalkmaya çabaladığını hissetti. Belki artık konuşulacak şeylerin bittiğine inanıyordu, o söyleyeceği her şeyi söylemişti. Ancak Hans henüz bitirmemişti. Kız ayağa kalkarken sürdürdü “Onu sevmiyorum. Sevgiye inanmıyordum bile...” konuşurken sesi titriyordu “Ama seni seviyormuşum Marcella, hep söylemek istedim ama sözün basitliği onu saçma kılıyordu ancak artık bunun düşündüğümüz kadar basit olmadığını görüyorum.” Marcella ayağa kalktığında son bir kez yerde ağaca yaslanmış oturan Hans’a baktı. Oğlanın gözlerindeki yaşlar her saniye yenisiyle buluşuyordu. Her ikisi de buğulu gözlerinin ardından birbirlerine baktılar. Kız yüzünü silmeye çalışarak titreyen sesiyle yanıtladı onu. Veda etmenin vakti geldiğini biliyordu. "Elveda Hans." Adam duymamış gibi, “Seni sevmiştim.” dedi, Marcella koşarak giderken “Ben seni gerçekten sevmiştim.” Sesi geceye karıştı yavaşça hışırdayan yaprakların ve gölün arasına. Bu kez bir gece yarısında Marcella'nın bırakıp gittiği beden Hans'dı ancak bu kez bırakılan sadece beden değil ruhdu da.


::
 


THIS IS WHAT LIFE'S ABOUT!:
 

    MY TWIN:
     

anyways:
 

#benençokjackegülüyorum
#çünküjackçokkomik
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
it's time to say goodbye.
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Whisper of Death RPG :: H O G W A R T S :: Okul Arazisi :: Göl Kenarı-
Buraya geçin: