Whisper of Death RPG
Sitemize hoş geldiniz.
Lütfen giriş yapınız ya da üye olunuz.

WoD Yönetimi.



 
AnasayfaKapıSSSKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 No, we didn't...

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Sam O'Dowd



Lakap : Sammy
Rp Sevgilisi : Pizza!
Mesaj Sayısı : 86
Kayıt tarihi : 20/04/13

Özel
Rp Puanı:
97/100  (97/100)

MesajKonu: No, we didn't...   Perş. Mayıs 30, 2013 2:02 am

 
No, we didn'tlove.
look inside.
make out.
touch.
have sex.


En son Sam O'Dowd tarafından Salı Haz. 18, 2013 1:42 am tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi (Sebep : Sam'in ünlüsünün değişmesi)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Sam O'Dowd



Lakap : Sammy
Rp Sevgilisi : Pizza!
Mesaj Sayısı : 86
Kayıt tarihi : 20/04/13

Özel
Rp Puanı:
97/100  (97/100)

MesajKonu: Geri: No, we didn't...   Perş. Mayıs 30, 2013 8:01 am

Büyük bir sokak hayal edin. Evet, çok büyük. Sonunu bilmediğiniz kadar uzun ve kalabalık. Öyle bir sokak ki bu saat sabah sekizde bile tıklım tıklımdır. Ki bu benim için oldukça erken bir saat! İnsanlar daima bir koşuşturma içerisindedirler. Sağa veya sola, bu genel olarak önemli değil. Öyle ki daha sonra düşünecek olursam bana bulanık sulüetlerden başka bir şey ifade edeceklerini sanmıyorum. Tam bir renk cümbüşü. Ve, işte orada –evet, tam ortada- ben varım. Sam O’Dowd. Merabağ!

“SAMUEL O’DOWD! İÇERİ GİRMEYİ DÜŞÜNÜYOR MUSUN?”

Duyduğunuz sesin sahibi benim büyükannem ve işte yine Samuel oldum. Kesinlikle ismimle alıp veremediğim yok, bana istediğiniz her şeyi diyebilirsiniz; bu bir sorun değil ama bu ses tonunda ‘Samuel’ diyen kişi büyükannemse sorun var demektir. Bunu söylüyorum çünkü bu, ilk duyuşum olmadığı gibi son da olmayacak. Dükkâna girdiğimde içerisi tıklım tıklımdı, sanırsınız iki alana bir bedava veriyoruz; hayır, kesinlikle öyle bir şey yapmıyoruz. “Samuel, yine geç kaldın.” dedi büyükannem içeriye girdiğimi fark ettiğinde sert bir ses tonuyla ve cevap beklemeksizin önündeki müşterinin sorusunu cevaplamaya kaldığı yerden devam etti. Bir an orada durup uykulu gözlerle ona baktım yalnızca ve istemsizce gözlerimi devirdim. Saatin kaç olduğundan haberi var mı bu kadının? Burada olduğum için şükretmeli! Yavaş adımlarla kalabalığın arasından kasaya doğru ilerlerken dükkânın alışıldık kokusunu içime çekiyorum. Sıradan bir evcil hayvan dükkânına kıyasla oldukça temiz bir koku bu, büyükannemin büyüyle ayarladığı; basık bir dükkandan ziyade açık havadaymışsınız gibi bir hisle işinize işleyip sizi rahatlatan, aynı şuan bana da yaptığı gibi. Tüm bu hayvanlara yaptığı gibi, yoksa her biri çılgınlar gibi dışarı çıkmak isterdi, değil mi? Ama bunu istemiyorlar. Hissedebiliyorum, her biri uyuşukça kafeslerine yayılmış kendilerini süzen insan gözlerine bakıyor, hayattan istedikleri fazla bir şey yok; yalnızca yaşıyorlar. Belki bu dükkandan çıkınca her şey daha farklı olacak ama çıkana kadar çıkmak istediklerinin farkında bile olmayacaklar. Hepsi bu lanet koku yüzünden. İçinize işleyen ve sizi mutlu hissettiren, bağımlılık yapan. Dükkânda bu kadar çok insan olmasının sebebi de zaten bu değil mi, bu hileyi fark etmem zor olmadı, büyük ihtimal bakanlık fark etse kapatılmamız uzun sürmez. Aslında, sanmıyorum, büyükannem bir yolunu bulur. Yalnızca hissediyorum; baskı artık tüm damarlarımı sardı, ancak kimse beni satın almayacak, değil mi? Dükkâna ait olan önlüklerden birini üzerime geçirirken kendi düşüncelerimi defedercesine kafamı sallıyorum ve tuhaf bir gülüş oluşuyor yüzümde; ben ailemi severim. Yalnızca saçmalıyorum, evet, artık iç sesimden de.

Neredeyse yarım saat sonra Thompson’ın sesi kaçıncı kez olduğunu bilmediğim bir şekilde tekrar dükkânı doldurdu. O aptal kuş nedense bunu adet edindi, her kapı açıldığında neşeyle ciyaklamayı. İnanın, sırf bu nedenle onun satılmasını istemiyorum, ama iyi bir fiyat önerirseniz sizi kıramam sanırım. Bence bir düşünün! Kapı açıldığında öten bir kuş… Birkaç Galleon eder, değil mi? Evet, kesinlikle! Ben bunları düşünürken Thompson ona yaklaşan küçük bir kızın parmağını ısırdı. Kızın yüzü acıyla kasılınca sırıttım. Kız koşarak babası olduğunu düşündüğüm bir adamın pelerinini çekiştirerek Thompson’ı gösterdi ve ağlamaya başladı. Oysa Thompson çoktan uyuyor numarası yapmaya başlamıştı bile. Babası küçük kıza inanmayınca kızın ağlayışı şiddetlendi. Kendime bir not: Asla evlenip küçük bir kız çocuğu yapma! Kendime ikinci bir not: Asla evlenmeden de küçük bir kız çocuğu yapma! Kızın sinir bozucu sahte ağlayışı babası tarafından ikinci plana atıldığında kızın parıldayan küçük gözleri beni buldu ve sinirle kaşlarını çattı. Bense gülümsememe devam edip ona dil çıkardım.

“Sam O’Dowd!”

Flair Johnson.

“Neden bu kadar mutlusun?”

Kafamı çevirdiğimde kız ile yüz yüze geldim, kapıdan giren oymuş demek. “Çünkü mutsuz olmak çok sıkıcı,” dedim ona “bilirsin, ben eğlenmeyi severim.”

“Küçük kızların ağlayışlarıyla mı?” dedi gözlerini devirerek.

“Genel olarak her şeyle.” diye cevapladım onu hızla. Hızlı davranmazsam bana nasihat etmeye başlayacağını bildiğim için. Hayır, bu defa olmaz. Gülümseyerek göz kırptım ona ancak Flair mutlu görünmüyordu. Şu çocuk yüzünden olmalıydı. Adı.. Lanet olsun, isim hafızam hiçbir zaman iyi olmadı ki benim! Neyse, adını hatırlamıyor olabilirdim ancak yüzünü ve hikâyesini yeterince hatırlıyordum. “Yine onun yüzünden mi?” dedim ne düşündüğümü gizlemeden “Adı neydi… Tor.. Flictor, Hictor?”

“Victor.” diye düzeltti.

“Evet Victor! En azından yüzde seksenini bilmişim!” İnsanların neden diğer insanları bu kadar kafaya taktıklarını anlamıyorum. Hele ki Flair gibi zeki bir kızın. Hayır, amacım ona iltifat etmek değil, kesinlikle değil! Sadece gördüğümü söylüyorum ancak onun bu halleri canımı sıkıyor. Neden sadece gidip açılmıyor ki? Sizi temin ederim onu reddedecek erkek salaktır. Hem de su katılmamış salak. Kızın tatlı mavi gözleri ve istemeseniz bile gözünüzün takıldığı göğüsleri… Onu tanımasanız bile yalnızca dış görüşünden dolayı beğenebilirsiniz. Tabi, şuan yalnızca sizin için anlatıyorum yoksa ben onu tanıdığımda küçük bir kızdı ve onu göğüsleri için değil arkadaşlığı için sevdim. Bu önemli bir detay ve o kız da sandığından önemli bir kız ve eğer okumaya devam edersen bunu sen de anlayacaksın. “Bir pizza ye, her şey çok daha güzel olur.” dedim ona.

“Ben, ben onu bir başkasıyla gördüm ve- anla işte Sam.”

“Orada olmalıymışım! İzlerdik.” Bana kötücül bir bakış attı, susmazsam ölebileceğimi söyleyen ki bu bakışlar asla amacına ulaşamaz. “Erkeklerin ihtiyaçları vardır.” dedim rahat bir tavırla ardından işaret parmağımı ona yöneltip ekledim “Ve sen açılmadığın sürece bunları farklı kızlarda gidermeye hakkın var.”

“Zaten açılmaya gidiyordum.” dedi sertçe, sesinden kırgınlığı belli oluyordu. “Onu tanımıyorsun Sam, onu şarkı söylerken duymadın. O diğer erkekler gibi değil, onun gözünde olaylar o kadar basit değil.” O zaman oğlanın ciddi sıkıntıları vardı, ancak Flair’e böyle söylemezsem iyi olur zira kız dokunsam ağlayabilirdi ve insanlar ağlarken avutmak kesinlikle benim işim değil. Beceremem ki; test edildi ve onaylandı. Bana kalırsa ağlamak o kadar kötü bir olay da değil. İnsanlar ağlayınca rahatlarlar. En azından bana öyle olur; çevrenize toplanıp size ağlamamanızı söyleyen tüm o herkes yalnızca hevesinizi kursağınızda bırakır. Kısaca, eğer Flair ağlamaya başlarsa bana sarılabilir ancak ona durmasını söyleyemem o nedenle daha hiçbir şey olmamışken söyleyebileceğimi söyledim ona “Sen de basit biri değilsin. Onu gözünde büyütmekten vazgeç, hem sana oğlan mı yok?” Şakayla ekledim kollarımı açarak. “Ben varım.” Ardından Flair’ın çatılı kaşları altındaki gözlerinde ufak bir parıltı gördüm ve “Evet Sam, sen varsın!” diyerek dudaklarıma yapıştı.

Bunu beklemiyordum.

Flair’ın elleri başımı kendisine çekerken dudakları hareketliydi. Üç yıl gibi süren üç saniyenin sonunda birden geri çekiliverdi. Kendisi bile ne yaptığını anlayamamışçasına tuhaf bir ifade ile bakıyordu bana ve nefes nefeseydi, aynı benim gibi. Hala kendisini toparlamamışken şımarık bir gülümsemeyle baktım ona ve “Hep bunu merak etmiştim.” dedim. Flair tokat atacakmış gibi elini kaldırdığında tüm seslerin birbirine girdiği dükkanda bulunduğumuz köşeden ayrılıp kalabalığın arasına karıştım. Flair’ın beni takip ettiğini hissedebiliyordum. Önlerinden geçtiğim bir grup ufak çocuğu durdurup Flair’i gösterdim işaret parmağımla. “Biliyor musunuz, bu abla beni öptü!” Çocuklar gözlerini kocaman açıp bir bana bir Flair’e baktılar, hatta aralarından bir tanesi elindeki kurbağanın sıçrayıp gittiğini bile fark etmedi. Ardından bir tanesi bana yaklaşıp yavaşça mırıldandı “Dudağından mı?”

“Evet, kesinlikle!” diyerek çocuğa göz kırptım. Ancak şimdi Flair utancından daha fazla kızarmadan -Tanrım, Astrid bunu görmeliydi!- veya -daha da kötüsü- beni öldürmeden önce çocukların arkasına geçtim ve tam çömelecekken beni çağıran bir müşteri ile göz göze geldim ve yanlarına gitmek zorunda kaldım. Küçük bir oğlan ile babası ne alacaklarına hala karar vermemiş gibiydiler. Bir fare mi, yoksa bir kurbağa mı? “Bence kendinize benzeyeni alın,” dedim tatlı bir sesle sanki olağan bir şey diyormuş gibi “yani şu pörtlek gözlü olanı.” Ardından kibarca gülümseyerek arkasımı döndüğümde Flair’in mavi gözleriyle karşılaştım. Bugün ne kadar da karşılaşıyoruz!

#6b6bff -flair
#f7ad79 -sam

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Flair Johnson

avatar

Lakap : Fair koydu biri kim bilmiyorum cidden kim o ben hep crazy derler sanıyordum
Rp Sevgilisi : victor victor malfoy olan :D another love ı sırf benim için yazdı yani victoruma yavşayanı döverim dağılın oğlum
Mesaj Sayısı : 39
Kayıt tarihi : 04/04/13

Özel
Rp Puanı:
90/100  (90/100)

MesajKonu: Geri: No, we didn't...   Cuma Ağus. 16, 2013 4:54 pm



    Hışımla dükkana girdim. dün gördüklerim yetmezmiş gibi Anna küçük kaçamağımı öğrenmiş gerçi tüm gün ki dersleri ektiğim düşünülürse pek de küçük sayılmazdı. Evet, Anna bundan haberdar olmuş ve beni odasını temizlemekle cezalandırmıştı. Üstelik asa mı kullanmama bile izin vermemiş hatta güzelim zeytinimi elimden almış ve bağırarak "bu oda temizlenmeden bir yere gitmeyeceksin, sana ne oldu bilmiyorum küçük bayan lakin bu bu davranışın cezasız kalacak türden değil" beni aynen bu sözcüklerle azarlamıştı. Ailem dışından ilk defa birinden azar işittiğim düşünülürse bu oldukça utan verici bir durumdu. Özelikle bu kişinin okulumuzun biricik müdiresi Anna olması durumu iyice kötüleştiriyordu ve o an en yakın arkadaşıma hiç olmadığı kadar ihtiyacım vardı. Küçük Sammy'i çok özlemiştim. Okuldan mezun olduğundan beri işler benim için hiç yolunda gitmemişti.
    Büyük olan o olabilirdi ama kesinlikle olgun olan bendim. Zaten Sam bunu her fırsatta bana hatırlatıyordu, tıpkı deminde hatırlattığı gibi; içeri girdiğimde Sam ağlayan küçük kızı izleyip kahkahalarla kızın haline gülüyordu öyle ki benim dükkana girdiğimi bile fark etmedi. Kollarımı göğsümde kavuşturarak ona tam adıyla seslendim.“Sam O’Dowd!”. Neyse ki gülmeyi kesip bana doğru dönmeyi başarabildi. Onun bir şey demesine fırsat vermeden devam ettim; bu sefer daha iğneleyici bir ton takınarak "Neden bu kadar mutlusun?". Sam bana baktı ve muhtemelen aklına ilk gelen cümleyi söyledi hemen. "Çünkü mutsuz olmak çok sıkıcı,bilirsin, ben eğlenmeyi severim.” Ne kadar da muhteşem bir açıklamaydı bu böyle ve bunu söylerken o kadara rahattı ki yüzündeki pişkin sırıtmasından açıkça anlaşılıyordu bu. Aslında o an her ne kadar kendisinin  az önce o küçük kıza dil çıkardığı gibi bende ona dil çıkarmak istediysem de bunu yapmadım. Sonuçta Sam'in yanında olgunluğumdan ödün verip çocuklaşma hatasına düşmeyecek kadar iyi tanıyordum Onu. Böylece soruyu daha açık bir şekilde sorup konunun üstüne gittim. “Küçük kızların ağlayışlarıyla mı?" dedim gözlerimi devirerek. Gerçekten de Sam bazen ciddi anlamda insanın sinirlerini bozabiliyordu. Belki de sadece laçka olmuş olan sinirlerim yüzümden hırsımı Sam'den çıkarmak istemiştim. Bilemiyordum yada kabul etmek de istemiyor olabilirdim bunu. Kimin umurundaydı ki sonuçta? Gene de ağlayan küçük bir kıza gülmek kesinlikle hoş bir davranış değildi. Sonuçta o küçük bir kızdı ve küçük kızlar ağlardı değil mi?

    Sam bana baktı ve gene o deminki rahatlığıyla cevapladı sorumu. “Genel olarak her şeyle.” Öyle bir hızla cevap vermişti ki buna konuyu kestirip atmak istediğini hemen fark ettim. İşin özü çenemle mücadele etmeye üşenmişti. Daha doğrusu ona söyleyeceğim bir yığın faydalı nasihati çekmek istememişti. İş çenemle yarışa geldiğinde zaten o konuda pek çok insanın fazla  şansı kalmıyordu. Normalde olsa Sam'in bu tepkisi üzerine onu iyice çıldırtmak için üstüne üstüne giderdim. Ancak şuan bana bu o kadar anlamsız görünüyordu ki; tıpkı hayatımla ilgili diğer tüm gereksiz detaylar gibi. Aldığım her nefes kadar boş ve manasız gözüküyordu. Aklıma geldikçe yaşananlar öylesine acı çekiyordum ki aldığım her nefes canımı yakıyordu, boğazım düğümleniyor, gözlerim doluyordu hemen. Kendime itiraf etmek istemediğim bu gerçeğin altında eziliyordum. Gördüğüm görüntüleri yalanlamak istiyordum ama gerçek gün gibi ortadaydı. Onu yok edemezdim. Kalbim adının koymaya korktuğum bir duygu seli tarafınca ele geçirilmişti. Ruhum içten içe yok oluşa doğru sürükleniyordu ve ben hiç bir şey yapamıyordum. İşin kötü kısmı neydi biliyor musunuz? Ben hep güçlü olandım; güçlü, zeki, hırslı ve inatçıydım. Şimdiyse bununla nasıl başa çıkabileceğimi bile bilemiyordum. Melankoli duvarına öyle bir tostlamıştım ki bildiklerimi tamamen unutmuştum. En kötüsü de neydi biliyor musunuz? Kaybediyordum ve ben... ben buna hiç alışık değilim. Üstelik kendi duygularım tarafından yenilgiye uğramak beni büsbütün mahvediyordu. “Yine onun yüzünden mi?”. Sam'in sorusuyla beraber irkildim. Demek o kadar da beliydi ha. Cevap vermedim o an. Sadece gözlerimi kırpıştırıp boşluğa bakmaya devam ettim.  “Adı neydi… Tor.. Flictor, Hictor?” Ne? ciddi olmazdı değil mi? Ne diyordu bu ? Sam'in arka arkaya bitmez tükenmez tahminleri karşısında sonunda dayanamayarak lafa atladım. Üstüne basa basa söyledim adını.

    "VİCTOR". Sadece adını yüksek sesle bile söylemenin bu kadar acı vereceği kimin aklına gelirdi ki.“Evet Victor! En azından yüzde seksenini bilmişim!”. Sam'ın tepkisi karşısında ister istemez gülümsedim hafifçe. Bu çocuğu bu yüzden seviyordum; en olmadık anlarda bile insanı güldürmesini biliyordu şebek. "Vay canına Sam, demek hesaplama yapabiliyorsun, hemde bu kadar kısa bir süre içinde, sana verdiğim aritmasi derslerinin işe yaramasına sevindim, gerçi hala pek dinlediğini düşünmesem de". Bir anlığına da olsa Sam beni güldürmeyi başarmıştı işte ve ona bu yüzden minnettardım. Kafamı bir saniyede olsa dağıtmamı sağlamıştı. Lakin bir saniye oldukça kısa bir süreydi ve ben gele eksi melankolik halime geri döndüm. Sam bunu fark etmiş olmalı ki atıldı hemen. “Bir pizza ye, her şey çok daha güzel olur.” Ah keşke olaylara  Sammy'nin pizza gözlüğü ardından bakabilseydim ama pizza buna çözüm olamazdı; bana sorarsanız pizza hiç bir sorunun çözümü değildi ama Sam'e bunu söylemeye niyetim yoktu. Zira zavallı çocuğun bu gerçek karşısında piskolojisi bozulabilir kendini pizza ile boğmaya kadar götürebilirdi işi. Sam iyice işin cılkını çıkarmadan ona doğruyu söylemenin daha iyi olacağını düşündüm ama bu kadar acı vereceğini bilseydim iki kere düşünürdüm.“Ben, ben onu bir başkasıyla gördüm ve- anla işte Sam.” Sesim hiç olmadığı kadar titrek çıkmıştı. Gerisini söylemeye dilim varmadı. Bu kadarını söylemek bile yeterince kötüydü zaten.“Orada olmalıymışım! İzlerdik.” Sam'in ağzından bu laflar çıktığı an itibariyle onu öldürmek istedim. Ona bugüne kadar attığım en ölümcül bakışı fırlattım fakat o buna rağmen konuşmaya devam etti. “Erkeklerin ihtiyaçları vardır ve sen açılmadığın sürece bunları farklı kızlarda gidermeye hakkı var.” Gerçekten bu çocuğun sorunu neydi? Canına mı susamıştı? Eğer öyleyse beyefendinin içi rahat edebilirdi çünkü zaten onu her an bir pizza ile öldürebilecek durumdaydım. Sinirle lafa atladım, Sam'in daha fazla saçmalıklarını çekebileceğimi sanmıyordum çünkü.“Zaten açılmaya gidiyordum.” sesim beklemediğim kadar sert çıktı ama bu doğruydu. Onunla konuşmak için göl kenarına gitmiştim ancak o orada bir başkasıyla ile... Gözümden bir damla yaş süzüldü. Elimin tersiyle sildim onu ve hiç olmamış gibi konuşmama devam ettim.  “Onu tanımıyorsun Sam, onu şarkı söylerken duymadın. O diğer erkekler gibi değil, onun gözünde olaylar o kadar basit değil.” Yaşlar gözümde birikmişti. Dokunsanız ağlayabilirdim oracıkta ancak öteki yandan direnmeye de devam ediyordum. Kendi içimde gereksiz bir mücadeleye girmiştim. Biliyordum bunu; çoktan kaybedilmiş bir savaş için uğraşmanın anlamı neydi ki? Ellerimi alnıma koydum ve gözlerimin önüne düşen perçemlerinin geriye doğru ittim ve sonra bana ne söyleyeceğini bilmez halde bakan Sam ile buluştu gözlerim. Nihayet dudakları aralanıp da konuştuğundaysa çok şaşırdım çünkü sam'in hiç böyle yumuşak bir tonda konuştuğunu duymamıştım. “Sen de basit biri değilsin. Onu gözünde büyütmekten vazgeç, hem sana oğlan mı yok?”. My little boi, istediği zaman nasılda şefkatli ve tatlı olabiliyordu. Ama sonra kendine engel olamayarak devam etti sözlerine. Hemde hoş geldin sam demenize yol açacak şekilde. “Ben varım.”

    Şaka yaptığı her halinden belliydi Sam'in ancak o an beynime binlerce düşünce hücum etmişti. Sam tanıdığım herkesten daha sıcak daha sevimli ve kesinlikle daha tatlıydı. Hem onunla olmak barda zil zurna sarhoş olup hiç tanımadığı bir adamın yatağında uyanmaktan daha iyi değil miydi? Birbirimize herhangi bir açıklama yapmamıza gerek yoktu. Gereksiz karmaşık hisler olmayacaktı. Onu o şekilde sevmiyordum ve Sam'inde hiç bir zaman bana o gözle bakmayacağını biliyordum. Açıklamaya gerek yoktu. hepsi olup bittikten sonra kaldıkları terden arkadaşlıklarına devam edebilirlerdi. Fikir bulmanın verdiği haz ile canlandım birden. Bu mükemmel bir plandı. En azından kısa bir süre de olsa öyle görünmüştü bana. Sonra dudaklarımdan dökülen sözcüklere ben bile inanamadım Sam'i yakasından sıkıca kavradım ve sözcükler bir fısıltı gibi çıktı ağzımdan “Evet Sam, sen varsın!”. ve sonra dudaklarına yapıştım. sam tepkim karşısında şaşkına dönmüş ne yapacağını bilmez haldeydi elleri hala havada duruyordu oysa ben onu hırsla ve inatla öpmeye devam ediyordum. Lakin bende onun kadara şaşkındım. Öpüşme beş saniye bile sürmemişti fakat bu süre zarfı benim pişman olup başlattığım gibi bu işi bitirip geri çekilmeme yetmişti. Tanrım! Ne yapmıştım öyle? İnanın o olaydan sonra suratımın aldığı şekli ben bile tahmin edemiyorum ancak şaşkınlık dolu gözlerle sam baktım. Ve SAAAAM!!!!! sanki hiç bir şey olmamış gibi sırıtıyordu karşımda. sonra da öyle bir laf etti ki neredeyse tokadı geçirecektim. Ancak little bitch bana fırsat vermeden arkasını dönüp dükkanın ta öteki ucuna doğru yürümeye başladı. Hayır bu çocuk artık kaşınıyordu ve o lafı edip karlı çıkabileceğini sanıyorsa kesinlikle çok aldanmıştı.

    olduğum yerden sam'i izlemeye koyuldum ve bir grup çocuğun önünde durduğunu ve grubun önündeki çocuğun kulağına bir şeyler fısıldadığını fark ettim. Ancak ne söylediğini duyamadım. fakat ne demişler büyüklerimiz; çocuktan al haberi. Ufaklık öyle bir laf etti ki Sam'in ne dediğini bu sayede anlamış oldum. yüzüm kıpkırmızı olmuştu. hemen elimle suratımı kapattım. Bravo sam beni bir yığın küçük çocuğun önünde rezil ettin dedim içimden. Evet ,evet , bu çocuk gerçekten de eceline susamıştı. O çocukların yanından ayrılıp müşterisi ile ilgilenmeye gittiğinde bu sefer ben de onu takip etmeye başladım ve tam arakasında bittim. Lakin kulaklarım bu diyaloğa şahit olduğu için çok üzgünüm. Özür dilerim kulaklar. Sam'in babaannesi dükkanın nasıl işletildiğini görse kalp krizi geçirebilirdi muhtemelen. Nihayet Sam'in müşteri ile olan enfes konuşması bitip arkasına döndüğünde benim suratım ile tekrardan karşılaşmanın onurunu yaşadı. Yaptığı saçmalığı biliyordu Sam haliyle en sevimli suratını takınmıştı bana ancak şunu bilmeliydi ki onun bu şebeklikleri artık işe yaramayacaktı.Fakat bir anda gözlerimden yaşlar boşaldı beni bile şaşırtacak bir hızla akarken göz yaşlarım, Sam'e sıkıca sarıldım. Göğsüne yasladım başımı, gömdüm suratımı gömebildiğim kadar bedenine. Sadece dinmesini bekledim bu fırtınanın. Hiç olmamış gibi puf diye kaybolmasını istedim. Parmaklarım acıyıncayadek sıktım Sam'i. Oğlansa şaşkındı. Bir tokat, yumruk yada bir tekme beklemişti belki oysa ben karşımda duran bu adama sıkıca sarılıp ağladım. Sonra tüm sesler kesildi. Sam bana sarılmış mıydı yada elleri hala boşluk da mıydı emin değildim. Ancak dükkanda olmadığımızı farz ettim. Zira dükkanın bu saatte bu denli sessiz oluşu vaki değildi. Ne okula yeni başlayan; etrafta sudan çıkmış balık gibi gezen birinci sınıflar ne de onların ukala ebeveynlerinin sesi gelmiyordu kulağıma. Yada yaşlı kokonaların sesi. Hayır, kesinlikle çıt yoktu etrafta. Yahut bu kadar zırlamaya duyma yetimi kaybetmiş de olabilirdim tabi.
    Usulca kollarımı Sam'ın bedeninden ayırdım. Sımsıkı kapadığım yaşlı gözlerimi araladım ve etrafı inceledim. Kokudan anlamam gerekirdi; Sam'in odasındaydık. Bakışlarımı ona yönlendirdim. Bana baktı uzun süre. Yüzümü incelemeye koyuldu. Öylece durdu; ağzından tek bir söz çıkmadan durdu, belki de o da benim gibi bitmesini beklemişti bu anın. Sam'i daha fazla bu tür sorunlarla uğraştırma gereksizdi hem zaten ne diyebilirdi ki. Göz yaşlarımı sildim ve kocaman sahte bir gülümseme kondurdum yüzüme. "Bitti mi?" dedi Sam bitmediğini en az benim kadar iyi bilerek. Buruk bir gülümseme ile karşılık verdim ve "Şimdilik" diyebildim sadece.


Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
No, we didn't...
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Whisper of Death RPG :: B Ü Y Ü L Ü B Ö L G E L E R :: Diagon Yolu :: Büyülü Hayvan Evi-
Buraya geçin: