Whisper of Death RPG
Sitemize hoş geldiniz.
Lütfen giriş yapınız ya da üye olunuz.

WoD Yönetimi.



 
AnasayfaKapıSSSKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Iron

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
David Vincent



Mesaj Sayısı : 3
Kayıt tarihi : 17/07/13

Özel
Rp Puanı:
95/100  (95/100)

MesajKonu: Iron   Paz Ekim 06, 2013 8:01 pm

2004, Londra. 



"Bu nedir? Bu... Nedir?"
"Allah kahretsin, bütün sorun bu, çok sevgili küçükbey!"

Beyaz lake boyalı, düz çizgili ve yaldızlı bir aslan başıyla bezenmiş açık sarı döşemeli kanepede, kayınvalidesinin yanında oturan Bayan Ambjörsen, yanı başında koltuğuna oturmuş olan eşine şöyle bir baktı ve büyükbabanın pencerenin önünde, kucağına oturttuğu küçük oğlunun yardımına koştu.

"Ingbar!" dedi Bayan Ambjörsen Çocuk sıkılgan biçimde başladı sözlerine: "İnanıyorum ki, Tanrı beni..."

Sekiz yaşında, narin yapılı küçük bir oğlan olan Ingbar, şanjanlı ince ipek kıyafetiyle o sevimli siyah başına büyükbabasının yüzünden biraz öteye çevirerek, derin düşüncelere dalmış gibi gri-mavi gözlerini odanın içinde öylesine gezdirdi ve bir kez daha tekrarladı: "Bu nedir?" Daha sonra yavaş yavaş, "İnanıyorum ki Tanrı beni de, bütün öteki yaratıklarla birlikte yarattı," diye ekledi çabucak ve sözcükler birdenbire dökülmeye başladı ve mutluluk saçan bakışlarla ve hiç takılmadan, kısa süre önce, yüce ve bilge meclisin onayıyla gözden geçirilerek yeniden yayımlanan din öğretisi kitabının ruhuna sâdık kalarak bütün paragrafı ezbere okudu. İnsan ezberlediği şeyleri peş peşe sıralamaya başlayınca, kışın kız kardeşleriyle birlikte küçük kazaklarıyla Jerusalem Dağı'ndan aşağıya doğru kayıyormuş gibi bir duyguya kapılıyorum, diye düşündü Ingbar: Sözcükler birbiri ardına akıp giderken, bütün düşünceler yok oluyor ve insan istese de onları duramıyor.

"Ayrıca, giysileri ve ayakkabıları," diye devam etti Ingbar. "yiyecekleri ve içecekleri, evleri ve bahçeleri, kadınları ve çocukları, tarlaları ve inekleri de..." Ancak şimdiye kadar kendisine hâkim olan ihtiyar Johann Ambjörsen kahkaha selini bırakıverdi. Din öğretisi kitabıyla eğleniyor olmanın verdiği keyifle gülüyordu ve belki de yalnızca bir amaç için bu küçük sınavı uygulamıştı. Ardından Ingbar'a bir takım sorular soru, karşılıklı ticâret yapmayı önererek yine bir kahkaha selini koyverdi. Hiçbir zaman öfkeli görünmeyen yuvarlak, pembemsi ve temiz yüzünü, pudralanmış kar beyazı saçları çevreliyordu ve belli belirsiz bir saç örgüsü gri-kahverengi ceketinin geniş yakasının üstüne düşüyordu. Yetmiş yaşına gelmesine rağmen gençlik yıllarının modasından kopmamıştı; yalnızca kocaman cepleriyle düğmelerinin arasına kordon diktirmekten vazgeçmişti fakat yaşamı boyunca hiçbir zaman uzun pantolon giymemişti. Beyaz fırfırlı fularının üzerindeki geniş ve çift katlı çenesinde rahatlığı çağrıştıran bir ifade vardı.

Aile reisine saygının bir ifadesi olarak hepsine de onun kahkahalarına katıldı. Kızlık soyadı Duchamps olan Bayan Antoniette Ambjörsen tıpkı kocası gibi kıkır kıkır gülüyordu. İri yarı bir bayandı, gür beyaz saçlarının bukleleri kulaklarının üzerinden aşağıya doğru dökülmüştü, üzerinde sadelik ve alçakgönüllülüğü simgeleyen siyah ve açık gri çizgili bir elbise vardı, kucağındaki küçük torba çantayı sıkı sıkı tutan beyaz elleri hâlâ çok güzeldi. Yüz hatları yıllar içerisinde kocasının yüz hatlarına şaşılacak derecede benzemişti. Yalnızca gözlerinin biçimi ve canlı siyahlığı onun yarı-Latin asıllı olduğunu belli ediyordu. Büyükbabası tarafından Fransız İsviçre'sinden bir aileden geliyordu ve doğma büyüme bir Venedikli hanımefendiydi.

Kızlık soyadı Güntergraß olan gelini Konsül Elizabeth Ambjörsen çenesini göğsünün üzerine bastırmış, dudaklarını patlatarak Güntergraßlara özgü kahkahasını atıyordu. Bütün Güntergraßlar gibi onun da son derece şık bir görüntüsü vardı. Her ne kadar bir güzellik ilahesi sayılmasa da, yine de ince ve ölçülü ses tonuyla sakin, kendinden emin ve zarif hareketiyle çevresinde şeffaflık ve güven duygusu uyandırıyordu. Küçük bir taç şeklinde başının üstünde toplanmış kızılımsı saçları, bukleler halinde kulaklarının üstüne bırakılmıştı ve küçük küçük çillerle bezenmiş kar beyazı tenine çok yakışıyordu. Biraz uzunca burnu ve küçük ağzının yanı sıra yüzünün en belirgin özelliği, alt dudağı ile çenesi arasında girinti olmasıydı. Çiçek desenli, açık renkli ince ipekliden dar bir eteğin üstünde, vücudunu sıkı sıkı saran belden kesik, kabarık karpuz kollu kısa elbisesi, ipek bir kurdeleye takılmış iri pırlantaların oluşturduğu bir kompozisyonun süslediği o muhteşem gerdanını tüm güzelliğiyle gözler önüne seriyordu.

Ingbar'ın babası Hermann Ambjörsen konuştu, temposunu azaltmasına rağmen hâlâ gülen babasının yüzüne karşı, saygıyı elden bırakmayarak: "Ama baba, kutsal şeylerle yine alay ediyorsunuz!"
Londra'daki geniş ve eski malikânenin birinci katında, duvarları doğa manzaralarıyla kaplı odada oturuyorladı. Ambjörsen Fabrikası'nın bir süre önce satın aldığı bu eve yeni taşınmışlardı ve İngilizce'ye pek dönmeyen ağır Alman aksanıyla konuşuyorlardı. Duvarlara çepeçevre gerilmiş kalın ve yumuşak kumaşların üstünde, yere serili ince halıdaki kadar değişik ve birbirinden güzel doğa manzaraları mevcuttu. On sekizinci yüzyıl resim sanatının zevkine uygun olarak yapılmıştı hepsi: Üzüm kesen neşeli bağcılar, tarlalarında çalışan köylüler, kucaklarındaki bembeyaz kuzularla su kenarında bekleyen ya da şehvetli çoban delikanlılarıyla öpüşen saçları kurdeleleri sevimli çoban kızları... Bu resimlerin çoğunda hâkim olan sarı bir günbatımı manzarası, beyaz lake mobilyaların sarı kumaşı ve iki pencerenin önünde asıllı sarı ipek tüllerle tam bir uyum gösteriyordu.

Odanın büyüklüğüne göre mobilyaların sayısı fazla değildi. İnce, düz ve hafif altın yaldız işlemeli yuvarlak masa divanın önüne değil, karşıdaki duvarın yanına, kapağının üstünde bir flüt kutusu duran küçük orgun karşısına konulmuştu. Duvarların önüne bir düzen içinde sıralanmış dik arkalıklı koltuklardan başka pencerenin yanında duran küçük bir dikiş masası vardı, divanın karşısında da, üzerine küçük biblolar ve minik heykeller konulmuş zarif bir yazı masası duruyordu.

Pencerelerin karşısında camlı kapıdan sütunlu bir holün loş karanlığı görünüyordu, girişin sol tarafında yemek salonuna açılan beyaz renkli çift kanatlı yüksek bir yapı vardı. Öteki duvarda, yarım daire şeklindeki bir çıkmanın içinde ustalıkla yerleştirilmiş kapının arkasında parlak dökme demirden yapılmış bir sobanın çıtırtıları duyuluyordu.

Çünkü havalar erken soğumuştu. Dışarıda, sokağın karşı tarafında, Meryem Ana Kilisesi'nin avlusunda çepeçevre dizilmiş küçük ıhlamur ağaçlarının yaprakları, henüz ekim ortası olmasına rağmen daha şimdiden sararmıştı. Kilisenin Gotik tarzı geniş köşelerinden ve kenarlarından esen rüzgar ıslık çalıyor, incecik ve buz gibi bir yağmur yağıyordu. Pencerelerin ikinci camları da, Ambjörsen Ailesi'nin en yaşlı bayanının hatırına, daha şimdiden takılmıştı.

Günlerden perşembeydi, iki haftada bir bütün aile perşembeleri toplanırdı. Ama bugün aynı kentte oturan aile üyelerinden başka tanıdıklar da çok sade bir yemeğe davet edilmişti. Misâfirler teker teker geldiğinde, büyük bir hevesle aile büyükleri, misâfir ailenin küçük kızına Ingbar'ın az evvel ezbere okuduğu metni okumasını istediler. Sarı saçlı ve göğüsleri yeni yeni tomurcuklanmaya başlamış, on yaşındaki kız, Ingbar'dan büyük olmasına rağmen okuyamayınca, babası hafif bir mahcubiyet ve derin bir sitemkârlık içerisinde "Aferin Ingbar! Dua et ve çalış, yazar Kutsal Kitap'ta. Bizim kız seni örnek alsın, aylaklığa ve yaramazlığa çok meyilli. "

Ingbar, büyük bir gururla göğsünü kabartırken, ansızın kızın gözlerine baktı. Fazla, çok fazla güzeldi.

Ve Tanrı, ilk defa âşık olduğu kızı hatırlattı ona.

***

Johann Ambjörsen durdu ve oğluna elini uzattı. "Evet, oğlum! Bir derdin mi var?" dedi. Elleri bütün Ambjörsenler gibi beyaz, biraz kısa ve ince yapılıydı. Koyu kırmızı perdelerin önünde bir gölge gibi duran iri bedeninden sadece pudralı saçları ve dantel göğüs süsü beyaz beyaz göze çarpıyordu.
"Hâlâ yorulup bıkmadın mı? Bir oğlun bile oldu, Ingbar. Burada rüzgâra kulak veriyorum... Berbat bir hava!"
"Merak etme baba, Tanrı'nın yardımı ile her şey yolunu girecektir!"
"Buna güvenebilir miyim? Evet, Tanrı'yla aranda sıkı bir bağ olduğunu biliyorum..."
Konsül babasını böylesini neşeli görünce daha da yüreklendi: "Evet, hemen konuya gireyim," diye başladı söze. "Baba, size sadece iyi geceler dilemek için gelmedim, bilakis... Ancak, umarım bana kızmazsınız? Bugün ikindiüzeri evimize gelen kardeşimin söylediklerini duyurup bütün neşenizi kaçırmak istememiştim..." Johann Ambjörsen'in suradında tiksinti içeren bir ifade belirdi. "İşte! İşte! Hep bunu yapıyor. Yine bizim Mösyö Heinrich!" dedi ihtiyar Ambjörsen. "Hermann, senin bu kardeşin olacak beyefendinin elinden hiç kurtuluş yok! Geçenlerde geldiğinde görüşme talebini kabul ettim mi? Hayır. Ama o kalkmış, üçüncü defa geliyor..." Pembemsi yüzü gittikçe kararmaya başladı. Johann Ambjörsen durdu ve oğluna elini uzattı. Pembemsi yüzü gittikçe kararmaya başladı. "E, ne diyor Hazretî Hermann? dedi. Ingbar'ın babası, hafif bir utangaçlıkla söze başladı: "Sizin, evladınızı reddederek günaha girdiğinizi, Tanrı'nın azabına müstahak olduğunuzu, tüm samimî çabalarına rağmen aksi bir ihtiyar gibi davrandığınızı söyledi. Zamanında mirastan feragat etmesini anlık bir sinire bağlayarak, geri kalan parasını, yani otuz üç bin markı istiyor. Size ne bir Hristiyan, ne bir baba ne de bir iş adamı gözüyle saygı duymadığını bildirmemi, özellikle söyledi." Okurken utanç içinde oluşundan mütevellit yanakları kızarmıştı.

İhtiyar Ambjörsen, ondan hiç duyulmayacak derecede kaba bir küfrü sarf ettiğinde, Hermann Ambjörsen, oğlu, şaşkın bir biçimde babasının siluetini izleyerek bakakaldı. Son anda geri döndü ihtiyar: "İyi geceler Hermann! Oğlunla ve karınla ilgilen. Muhasebe yapmaktan delireceksin. Dediğim gibi, yürekli ol. Gerçekten o ahmak kardeşinin yaptıkları çok aptalca ve can sıkıcı... Hadi, artık uyuyalım. Sabah kahvaltısında görüşmek üzere!"

Bay Ambjörsen, kendi katına giden merdivenin basamaklarını ağır ağır çıktı. Hermann Ambjörsen de merdiven basamaklarını eliyle yoklaya yoklaya aşağıya, çekme kata indi. Daha sonra koca ev tümüyle karanlığa ve sessizliğe gömüldü. Yağan yağmur sessizliğe bürünmüş caddeleri yıkarken ve sonbahar rüzgârı sivri çatılı evlerin arasında ıslık çalarak eserken, gururlar, umutlar ve kaygılar içerde istirahate çekilmişti.

Küçük Ingbar, kapı aralığından olanca muhabbeti izlemiş, büyükbabasıyla birlikte Heinrich amcasına küfür savurmuştu. Ardından, büyükbabasından ilk defa duyduğu o küfrü aklından tekrar ederek, hafif bir tebessümle tekrar etti: "Fazla havalı... Büyükbabam ve küfürleri, olması gerekenden, fazla havalı... Evet, kesinlikle öyle!
***

Küçük Ambjörsen, ertesi sabah uyandığında kendisini bir keşmekeşin içerisinde buldu. Babaannesi, Madam Antoinette Ambjörsen’in kendimi iyi hissetmiyorum diyerek çekme kattaki odasındaki yatağına yatmasının nedeni ,,her zamankinin aksine,, yalnızca yaşlılık değildi. Madam Ambjörsen, ilerleyen yaşına göre oldukça dinç sayılırdı, gür ve beyaz buklelerini şimdiye kadar büyük bir vakarla taşımıştı; eşi ve çocuklarıyla birlikte kentte verilen bütün önemli ziyaretlere katılmış ve Ambjörsenlerin düzenlediği toplantılarda aileyi temsil etmede güzel ve şık gelininden hiç aşağı kalmamıştı. Ama günün birinde, birdenbire nedeni tam olarak anlaşılamayan bir rahatsızlık duydu, ilk başlarda bunun hafif bir bağırsak nezlesi olduğunu düşünen aile doktoru Grabow, biraz güvercin eti yemesini salık verdi fakat kusmasıyla başlayan şiddetli karın ağrıları sıklaşıp yaşlı bayan hızla güçten düşmeye başlayınca, aile, sağlığından ciddî şekilde kaygı duymaya başladı.

Doktor Grabow ve Bay Ambjörsen aralarında kısa ve ciddî bir konuşma yaptıktan sonra, ikinci bir doktor daha çağrıldı, gelen bu siyah sakallı, tıknaz ve asık suratlı ikinci hekim, Doktor Grabow’un yanında hastanın odasına girip çıkmaya başlayınca, ev hânesinin yüzleri birden değişti. Herkes ayak parmaklarının ucunda yürüyor, asık suratla ve fısıldayarak konuşuyordu, ayrıca avludan araba geçmesi de yasaklanmıştı. Yeni, alışılmamış, çok değişik bir durum ortaya çıkmıştı, herkesin birbirinin gözünden okuduğu gizemli bir durum; ölüm düşüncesi içlerine girmiş ve evin tüm odalarına yayılmıştı.

Bir taraftan da konuklar geliyordu ama o neşeli sohbetlere artık müsaade edilmiyordu. Hastalık on dört ya da on beş gün sürdü, bir hafta sonra, ölüm döşeğindeki Madam Ambjörsen’in erkek kardeşi, yaşlı Senatör Güntergraß yanında kızıyla Hamburg’tan Londra’ya geldi; birkaç gün sonra da Frankurt’taki kız kardeşi geldi, bankacı eşiyle birlikte. Konuklar eve yerleştirilince, Ida Jungmann’ın işi doğal olarak çok artmıştı, konuklara yatak odaları hazırlamak, ıstakozlu ve porto şaraplı mükellef kahvaltı sofraları kurmak, mutfakta kızartma yapmak ve kek pişirmek hep onun işiydi…

Hastanın yatağının başucuna oturmuş olan Johann Ambjörsen, bunca yıllık eşinin solgun elini tutmuş, çatık kaşları ve sarkmış dudağıyla umutsuzca önüne bakıyordu. Duvardaki saatin tik tak sesleri odanın içinde giderek zayıflayan boğuk boğuk yankılar bırakıyordu ama ölüm döşeğindeki hastanın soluk alıp verişi saatin tik tak seslerinden çok daha zayıftı ve giderek duyulmamaya başladı… Siyahlar giymiş bir hemşire, hastaya yedirmek için etsuyu hazırlıyordu. Aile üyelerinden biri mütemadiyen sessizce içeriye giriyor ve sonra, yine sessizce kayboluyordu.

İhtiyar Ambjörsen karısının yatağının başucunda otururken, belki de kırk altı yıl önce ilk karısının ölüm döşeğinin başında yaşadığı o korkunç çaresizliği düşünüyordu; artık iyice yaşlanmıştı, kendisini hiçbir zaman çok mutlu edememiş ama hiçbir zaman da üzmemiş, özverili ve akıllı davranışlarıyla bunca yıl kahrını çekmiş olan sevgili karısı Antoinette de yavaş yavaş bu dünyadan göçüyordu.

Görünüşe bakılırsa, fazla bir şey düşünmüyordu, sadece arada bir hafifçe başını sallıyor ve çok uzaklarda kalmış gibi görünen geçmiş günleri hoş bir anı olarak gözlerinin önünde yeniden canlandırıyordu. Bunca yıllık ömrünün o çalkantılı yaşantısı, farkında olmadan belleğinden silinivermiş ve çok uzaklardan gelen hoş bir yankıya dönüşmüştü. Yarı anlaşılır bir sesle arada bir kendi kendine ”Ne tuhaf! Ne tuhaf! deyip duruyordu. Madam Ambjörsen hemen hemen hiç can çekişmeden son nefesini verdi. Ne yemek salonunda yapılan ayinden sonra, ne de çiçeklerle bezenmiş tabut götülürken, ihtiyar Ambjörsen’in ruh halinde hiçbir değişiklik olmadı. Hatta ağlamadı bile ama şaşkın bir biçimde hafif hafif başını sallamayı sürdürdü ve neredeyse gülümseyerek söylediği “Ne tuhaf!” sözcüğü, onun en sık kullandığı sözcük oldu…

Karısının ölümünden sonra, ihtiyar Ambjörsen evde artık hiç kimseyle konuşmuyor ve hiç kimseye varlığını hissetmiyordu. Arada sırada küçük Ingbar, ona şarkılar söylese de, birdenbire susuyor ve yarı dalgın bir hâlde ”Ne tuhaf! Ne tuhaf! diyerek başını salladıktan sonra, torununun yanından ayrılıyordu.

Günler böylece geçip giderken, Hermann ve Christian’ı, iki oğlunu yanına çağırarak şöyle dedi: ”Babanıza yardımcı olun. Akıllı ve uslu olun. Her şey dilediğinizce olsun…” Oğulları buna anlam veremeseler de, ihtiyar babalarını mazur gördüler. Ardından odayı terk edip gittiler.

İhtiyar Ambjörsen, yüreğinde derin bir acı hissetti. Sanki kalbine bir neşterin ucu giriyor, sonra gerisingeri çıkıyor, bu şekilde işkence ediliyordu. Dudakları morardı, gözlerindeki damarlar belli oldu. Sola düşen başını, sağa yatırdı, ”Ne tuhaf! Ne tuhaf! dedi ve gözlerini hayata yumdu. Eşinin ölümünden iki hafta sonra, kendisi de onun peşinden gitmişti.

Küçük Ingbar herkesten evvel uyanmış, büyükbabasını ziyaret etmek istemişti. Büyükbabasının odasına yaklaştıkça duyumsadığı çirkin kokuyu umursamamaya çalıştı, kapıyı açtı ve büyükbabasının koltukta, kafası sağa yatık biçimde son nefesini verdiğini gördü. Oturduğu yere çöktü ve babasına haber verdi. Artık, ölümü doğal karşılıyordu. Ancak onu asıl üzen, tüm bu olayların ardından Hogwarts’a gitmesi gerektiği gerçeğiydi. İçi duygudan mahrûm olarak...
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Pokemon
Yönetim
Yönetim
avatar

Mesaj Sayısı : 114
Kayıt tarihi : 05/08/13

MesajKonu: Geri: Iron   Paz Kas. 24, 2013 10:01 pm

Puanınız: 95





# Betimleme: 30/30
# Akıcılık: 8/10
# Yazım Kurallarına Uyum: 10/10
# Sayfa Düzeni: 9/10
# Renklendirme: 3/5
# Kurgu: 25/25
# Uzunluk: 10/10

İyi rol oyunları!



evet, isis benim annem.
partheria da emo ablam.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
Iron
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Whisper of Death RPG :: Düşünseli :: Role Play Geçmişi-
Buraya geçin: