Whisper of Death RPG
Sitemize hoş geldiniz.
Lütfen giriş yapınız ya da üye olunuz.

WoD Yönetimi.



 
AnasayfaKapıSSSKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Chesnokov, Joseph.

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Joseph Chesnokov

avatar

Lakap : Denemeyin bile.
Rp Sevgilisi : Henüz yok.
Mesaj Sayısı : 13
Kayıt tarihi : 30/12/13

Özel
Rp Puanı:
100/100  (100/100)

MesajKonu: Chesnokov, Joseph.   Ptsi Ara. 30, 2013 4:10 am



Gördüğü sonsuz karanlıkta kırmızı lâbirentler ilerliyordu, görüş alanına paralel şekilde. Kalbinin pompaladığı acı kan beyninde acının yankılanmasına sebep oluyordu. Burnuna beyninin verdiği acıdan daha fazla yakan bir koku geliyordu, ekşimsi, ciğer yakıcı ve iğrenç. Gözlerindeki ağırlığı yavaşça kaldırdığında birkaç damla yaş süzülüverdi kirpiklerinden umursamazca, elleriyle silmeye çalışsa bile kirli elleri buna müsaade etmiyordu. Klozete dayanmış dirseklerinden güç alarak ağır bir edayla kendini çöktüğü yerden kaldırdı. Temizlenmek için konmuş musluğu gördüğünde dünyada temiz olabilecek bir şey kalmadığını düşündü birden ve boğazına kadar yükselen mide asidini bir kez daha bastırmaya çalıştı. Musluğun yanında bulduğu temizlikten nasibini kopararak almaya çalışmış peçeteyi koparttı ve çeşmenin etrafına kendisiyle temas etmemesi için sardı. İlk olarak eline bulaşmış mide asidini temizledi peçeteyle aynı temizlikte olan sabunla, daha sonra da yüzünü yıkadı. Bir nebze de olsa kendini rahatlamış hissetmeye çalıştı, öyle değilse de öyle davranmalıydı çünkü tuvaletin kapısı sonuna kadar açılmıştı. Duman perdesini aralayan kapı aralanınca içeriye duman perdesiyle mücadele edip içeri girmek için çırpınan ışık adamın lâbirentlerle dolu gözlerine acı bir deneyim daha yaşattı. Elini siper etmeye çalışarak tuvaletten ağır, düzensiz ve dengesiz adımlarla çıktı. Gözlerini etraftaki masalarda gezdirdi, sigara dumanından ve ışıktan yanan gözlerini açık tutma hissiyatıyla yanıp tutuşurken hangi masada oturduklarını hatırlamaya çalıştı. Gözleri birden etraftaki ışığa rağmen gece gibi yanan saçlarına takıldı onun. O, ismini hatırlayamadığı kız… Boşverdi, ziyanı yoktu. Oturduğu masayı bulunca kızın merak dolu sözlerine maruz kaldı, “İyi misin?” bunlardan biriydi tabi. Kızın sözleri iyiliğin dikenli telleri gibi bedenini kolaçan etmişti. Sözlerinden bile canı yanan adam elini bir sağa bir sola sallayarak bir nevi, “İyiyim.” dedi. Ellerini çabucak masanın üstünde duran sigara paketine yöneltti. İçinde bir taneyi alıp dudaklarının arasına çok baskı yapmamaya özen göstererek sıkıştırdı. Kavrulmuş renkteki saçları, dolmuş buğday başakları gibi yer çekiminin mutlak otoritesine boyun eğerek önüne düşerken daha tenine temas etmesine bile izin vermeden elleriyle onu kendi topluluğunun arasına karıştırdı ve cebini karıştırmaya başladı. Pürüzlü yüzeyi hissettiğinde onu kavradı, eliyle birlikte masanın üstüne daha fazla kaldıramıyorcasına bıraktı. Bir parmağıyla ellerinin arasındaki kibrit kutusuna yaptığı ufak bir darbeyle gözlerinin önünden geçen ölmeyi bekleyen kurbanlarını izledi, içlerinden birini ayrımda yapmadan seçti. Titrek ellerini kontrol edemediği için tüm gücüyle kurbanını kibrit kutusunun yanındaki mayın tarlası kadar pürüzlü ve karışık yüzeye sürttü. Mayınlardan birine takılan kurbanı yanmaya fırsat bulamadan parçalarına ayrıldı. Bu sefer daha sakin bir şekilde başka bir kurban seçti, mayınların arasında gezintiye çıkarttı. Mayınlardan birine denk gelen kurban çığlıklar içinde yanmaya başladı fakat bunu umursamadan ağzındaki sıkıştırılmış ölülere götürdü,  ölen ruhlar yavaşça sigaranın ucundan ayrılmasına pek fazla göz yummadı ve ölüleri nefesinin dayanabildiği kadar içine çekti. İçine çektiği her ruh kendini daha genç ve dingin hissetmesine sebep oluyordu. Kendini rahatlatacak kadar ruhu içine çektiğinde kalıntıları gökyüzüne doğru üfledi. Bastıran fırtına daha çok ölüm olmasını istemiyorcasına uyarır gibi esti, ağaçlar da bütün yapraklarıyla destek veriyordu. Umursamazlığı hat safhaya ulaşan adam içkisini eliyle itti, gözlerini tam karşısında oturan karanlığa dikti. Simsiyah saçları bütün dünyayı saran karanlığın kolları, gözleri ise dipsiz bir kuyunun büyüleyici güzelliği gibiydi. Aynı o gibiydi, aynı hayat arkadaşı gibi. Hayatını adadığı fakat sevgisini adayamadığı, adasa da gösteremediği eşi gibi... Aralarında her zaman bir çekim vardı çocuklarından kaynaklanan bir şey olsa da ama bu aralarındaki bütün sorunu çözemiyordu. Yine aklına eşi girmişti, daha fazla burada duramayacağını biliyordu kendisi de. Elindeki cenazeyi de masanın üstündeki mezarlığa gömdü ve yavaşça yerinden doğrulmaya çalışırken, “Gidiyoruz.” dedi. Bağı çözülmüş dizleri her ne kadar yerinden kalkıp ilerlemesine izin vermese de gecenin karanlığı kollarına dolanmıştı. Onu mekândan çıkartmış ve arabasına bindirmişti. Nereye gideceğini bilen kadın ağzını bile açmadan arabayı adamın evine doğru sürmeye başladı. Göz kapakları ağırlaşan adam yorgunluğunu serbest bıraktı ve uyku âlemine daldı.

Kendine geldiğinde gecenin karanlığı onun uykusundan hızlıca çekip çıkarmıştı. Her yer bembeyaz bir örtü giymiş gibiydi. Bir anlığına öldüğünü ve cennete geldiğini sandı. Fakat gece hala hüküm sürüyordu adam üstünde, bu da adamın yaşadığını düşünmesi için yeterli bir sebepti. Kendisini tutup arabanın dışına doğru çekmeye çalıştı ama gücü o kadar ağırlığı kaldırmaya yetmedi. Adam da yardımcı olmak için kendini öne doğru ittirdi. Arabanın eşiğine takılan ayağı kadınla birlikte yere düşmelerine sebep oldu. Beyaz örtüyü üstlerine örten doğa sanki geceye onunla olması için bir fırsat sunuyordu. Gece kırmızı dudaklarını yavaşça adamın dudaklarına değdirdi, ıslattı ve adama yaşamak için bir neden daha sundu. Fakat evinin önünde böyle bir şey yapması uygun muydu? Gecenin onu bıraktığında yavaşça yerinden doğruldu. Buz gibi havada neredeyse buz tutmuş spiral şekilde olan siyah demir kapıyı sıkıca kavradı ve ittirdi. Adamın gücüne itaat eden kapı çığlıklar atarak geriye çekildi. Adam elini ayırmaya çalışsa da kapıya yapışan elini zorla çekerek kurtardı. Kendini kapıya kadar götüren gece adamın eşinin daha kapıya ulaşmadan kapıyı açıp etmeye başladığı hakaretlere dayanamayıp hızlıca uzaklaştı. Acı çeken bir kadın ancak bu kadar sinirli olabilirdi. Adamı göz açıp kapayana kadar içeriye soktu ve ağzını açarak, “Bu saate kadar o kadınla mıydın, bütün yaptığın bu muydu, burada bütün gün seni bekliyorum ve mükâfatı bu mu!” sözlerini kustu adamın üstüne. Sözler kızgın bir lavdan farksızdı, ağzından çıkan her sözde adama ateş basıyor ve enkazın altında kalmış hissiyatına karışmasını sağlıyordu. Bütün bu hislerini bir anlık da olsa kesen bir söz dizisi çıktı kadının ağzından, “Çocukları da alıp gidiyorum.” diye. Bir anda adamın bütün dünyası yıkıldı. O an ölmek istedi, kesinlikle gitmesini istemiyordu fakat bu sözlerin altında kalamazdı. Alkolün verdiği cesaretle kükredi, “Çocuklar burada kalacak nereye gidersen git!” diye. Kadın bu zamana kadar yaşadıklarını kaldıramıyordu adamdan uzaklaşmak için hızlıca mutfağa koştu. Eline ne geçtiyse masanın üstüne topladı ve içinde kalan bütün sözleri tabaklara, bardaklara doldurup adama attı. Mutfakta atılacak mutfak eşyası kalmayana kadar sabretti, süzülerek bütün porselen ve camlardan kaçmayı başardı. Tam eşinin üstüne giderken eline geçen bir bıçakla adamın üstüne doğru yürüdü, “Üstüme gelme!” diye bağrındı kalan son nefesiyle. Sinirden gözü dönen adam bir anlık öfkesine yenik düşerek kadının üstüne yürüdü, paniğe kapılan kadın bıçağı adama doğru savurdu. Bıçağın soğukluğunu içinde hisseden adam tek söz söyleyemeden yere yığıldı. Dudaklarında içinde kalan sözlerden eser yoktu, olan tek şey parkeye yayılanla aynıydı: kendi kanı.

Yeryüzündeki her şey silinmişti. Sanki sonsuzluğun denizinde nefes almaksızın yüzüyor gibiydi. İçinde hiçliğin olduğu bir deniz; uzanıp dokunabildiğin, sarıp benimseyebildiğin… Öteki dünyadaki gibi kendini kötü hissettirmiyordu hiçlik. Ondan o kadar korkup uzak dururdu ki asıl yüzünü hiç görmemişti. Benliğini ferahlatıcı, soğuk su gibi sarmalamış, onu daha önce hiç hissetmediği pürüzsüz bir rahatlığa eriştirmişti. Çürümüş dünyanın bütün bozulmuşluğundan uzaktaydı. Burada olan hiçlik bütün varlıktan daha somuttu. Her şey tamdı. Eksiklik denen şey gözden hiç görülemeyecek kadar uzaktaydı. Eğer hiçliği bir kelimeyle anlatacak olsa o da kusursuz olurdu. Bu kusursuzluğu tarif etmeye kalksa dünyanın en güzel kokulu ve en soğuk suyuna hiç düşünmeden atlamak olarak nitelendirebilirdi. Tabii bu onun yanında bile bir hiç kalırdı. Fakat ne oluyordu öyle? Bu kusursuz dünya, bu hiçliğin hüküm sürdüğü yer. Sen de mi bozuluyordun? İçinde bulunduğu yer kızgın bir suya dönüşüyordu, göz damarlarına pompalanan kan sanki onları patlatacak gibiydi. Patlayacak gibi olan gözlerinde ara sıra beliren belirsiz görüntü. Gitgide netleşiyordu. Onunla orantılı olarak da o dünya ısınıyordu. Gördüğü kişi kalbinde bir süreliğine de donmuş olarak kalan kişiydi: Jeanne. Kendini hiç o kadar suçlu hissetmemişti. Varlığı yanan dünyadan ayrı olarak başka bir bölmede yanıyordu Marquise'in kalbi. Orası dış dünyaya göre süpernova derecesindeydi. Adam kalbindeki suçluluk duygusunu azaltmak için ne yapacağını bilmiyordu. Aklına gelen ilk şeyi yaptı, koştu. Hiç yavaşlamadı, hiç düşünmedi, hiç duraksamadı. Sadece koştu. Kalbindeki suçluluk duygusunu bastırmak için bu gerekli olacağını varsaydı. Ayakları parçalanıncaya kadar koştu. Artık attığı her adımda kendinden bir geçmiş çıkıyordu, her adımda bir iz. Ayaklarından çıkan her damla kanla toprakta eski pişmanlık dolu anıları tıpkı birer fidan gibi yeşerip yükseliyordu. Artık anıları sadece içinde ona batan bir diken olma niteliğinden çıkıyor ve gözünün önünde bir labirent şeklinde uzanıyor. Kafasının karışıklığını aratmayacak derecede karışık ve acı verici anı dizisi. Bir damla kan yere düşüyor kumla karışmış toprağa, toprakta bir anlık kabartı beliriyor. En yeşil ve en dolgun fidan yavaşça yükseliyor tüm yeşilliğiyle gereksiz odun yığını arasında. Bu da onu en çok dikkat çeken şey haline getiriyordu. Şüphesiz ki bu aşkının fidanıydı. Hayatında yaşadığı en iyi şeylerden birinin yansıması… Gövdesinden çıkan her bir dal çocuklarını gösteriyordu. Ağaç öyle büyümüştü ki o gereksiz hatıra yığınının arasında bir abide gibi duruyordu. Fakat ne oldu? Birden her şey gibi bu güzellik de mi sona erecekti? Ağaç bütün yapraklarını vücudundan ayırmış ve serbest bırakmıştı. Her bir damla hayatı boyunca döktüğü gözyaşları gibi dökülüyordu ağaçtan. Gözyaşı yağmuru gibi… Ufak bir kıvılcım çıktı adamın gözlerinden içindeki yanan ateşten, bir parça… Aşkının gözlerindeki ateş de büyüyor kıvılcım yaklaştıkça. Aşkının gözleri pişmanlığıyla birleşince ağacın iki dalı parçalanarak hatıraları dümdüz edip yerle bir oldu. O bir zamanlar yemyeşil olan ağaç şimdi görebildiği en parlak kırmızıya dönüşmüştü. Bir aşkın yok oluşu bu kadar kolay olmamalıydı. Bir öfkeyle belki… Fakat olmamalıydı bu. Bunların hepsi içindeki pişmanlığı dışarıya dökmek için iyi bir yol değildi. Artık pişmanlığı sadece içinde değil aynı anda attığı her adımda etrafını saran ormandaydı. Her seferinde içinde kayboluyordu. Adam dayanamadı ve dayanılmaz derecede ısınan dünyada dizlerinin üstüne çöktü. Gözlerinin önündeki hiç unutamadığı kadını her yerde görüyordu artık. Her şeyin ufak ufak yanarak yok olmasıyla birlikte buna dayanamayan adamın gözleri patladı. Vücudundan akan kan önemli değildi. Artık sonsuza kadar aklına kazınmış tek bir görüntü vardı, o da Jeanne'nin o güzel yüzü. Bu onu bütün saçma kötülüğün içinde iyi kılan tek şeydi…

Adam kendine geldiğinde elleriyle etrafını kolaçan etti. Etrafında sadece küller vardı. Hiç var olmamış gerçek mutluluğun gözlerinin önünde yok olduğu hatıralar bütünü. Her nefesinde içini daha da dolduran yanık kokusu… Ciğerleri feryat edercesine oradan kalkıp başka bir yere gitmesini istiyordu. Adam içinde barındırdığı bütün kuvvetini içindeki umut kırıntılarıyla birleştirerek kalkmaya çabaladı. Fakat aklındaki kalan birkaç güzel anı kadar güçsüzdü. Kalkmaya çabalamasıyla etrafındaki yanmış hatıralar denizine balıklama dalmıştı. Adam cehennemini ateşiyle değil, ateşten sonraki kendisiyle yaşıyordu. Feryat eden ciğerleri bile susmuştu. Sadece tek bir şey vardı hayatında. Hiçlik. Hiçbir zaman onu bırakmamış fakat hiçbir zaman da onunla olamamış bir hiçlik. Varlığının yokluğuyla çelişmesine neden olan şey. Belki de kendisinin değil de, onun yokluğuyla. Belki de vardı. Belki de hep oradaydı. Belki de onu iteklemeliydi. Adam doğrulmak için bir çabayla kendini ileri attı. İstedi, içinde geriye kalan her şeyle istedi. Artık damarlarında kan yerine kül de olsa istedi. Külle dolan kalbi bir kez atmıştı bile. Yaşıyorsa hala olabilirdi. Kendisi olabilirdi. Başkasını hissedebilirdi. Dizlerinin üstüne çöktü adam. Başı öne eğik, elleri dizlerindeydi. Fakat hala umutluydu. Damarlarında kanın küllerle karışmasını hissetti. Acıdan bağırmak istese de yorgun düşmüş vücudu buna izin vermedi. Hala umutluydu ve yapabilirdi. Ellerini yere dayadı ve bütün gücünü kollarına verdi. Yumruklarıyla kendini destekleyip ayağa kalktı. Ne parçalanmış ayakları ne patlamış gözleri engeldi kendisine ne de her şeyden sonra yorgun düşmüş bedeni ve zihni. Ayağa kalkmış ve artık başarı narasını atmaya hazırdı. Birden gücünün kesilmeye başladığını hissetti. Kolunun altına giren iki devasa tahta parçası onu ayakta tuttu. Yavaşça yeryüzünden yükselmeye başladılar. Geriye baktığında gördüğü pişmanlıklarının içini nasıl kirlettiğini gösteren küllerin görüntüsü oldu. Sanki hepsinden arınmış ve rahatlamış gibiydi. Geride hiçbir rahatsızlık hissi veren bir şey yoktu, fedakârlıkları dışında. Yavaş yavaş gözlerindeki bağ çözülüyor, rahatlıyordu. Tabii bunlar koltuklarının altından yavaşça kayan aşkının dallarıyla paralel olarak oluyordu. Gökyüzünde serbest süzülüşüne geçmişti. Bu dünyaya geldiği an aklına geldi aniden. Varlığını nasıl kaybettiğini ve aslında nasıl bir uyuşturucu havuzunda yüzdüğünü hatırladı. Şimdi farkındaydı. Fedakârlıklarının ve geri kalan her şeyin… Hayatına girmiş iyi veya kötü her ne varsa kabullenmişti. Artık kendisiydi. Yıllarca kendilerine aşılanan veya etkilenilen kişi değil. Kendisiydi. Sadece kendisi. Varlığının başka bir anlamı olamazdı olması gerek buydu; kendisi. Birden bir yumuşaklık hissetti. Küllerin kokusunu duyar gibi oldu. Fakat koku birden dağıldı.

Gözlerini açmaya çalıştı. Fakat sanki gözlerinin üstüne ağırlık konulmuş gibi hissediyordu. Gözlerini açmaya çalışırken kulağına boğuk boğuk sesler geliyordu, “Aç gözlerini.”. Adam yanıt vermek için kendini zorladı fakat sözler ağzından dökülmedi tıpkı gözlerini açamadığı gibi. Ancak söyledikleri kafasının içinde yankılanıyordu, “Açık. Gözlerim açık. Buradayım.”. Sesler gitgide netleşiyordu. Anlayabiliyordu bu Jeanne idi. Titreyen sesi hiç durmadan devam ediyordu, “Ben sensiz yaşayamam.”. Adam bir kez daha kendini zorladı fakat ses dışarıya yansıyamadı. İçinde sakladığı şeyleri kendinden başka kimseye söyleyemediği olmuştu. Fakat hiçbir zaman bu kadar kötü hissetmemişti kendini, “Ben de yaşayamıyorum. Senin için döndüm.” demek isterdi. Adamı duyamayan kadın devam etti, “Seni, seni seviyorum. Sana bunu hiç söyleyemedim.” hıçkırıkları mutfakta yankılanıyordu. Yanıtı her zamanki gibi, “Ben de seni seviyorum. Bunu sana söyleyemediğim her gün için kendime lanet ediyorum.” oldu. Kadın adamın göğsüne başını dayadı. Gözyaşları adamın gömleğini geçip derisine geliyordu. Fiziksel olarak olmasa da canını acıtıyordu bu durum. Onu ağlarken görmek, göremese de duymak onun canını hiç olmadığı kadar çok yakıyordu. Bundan sonra kendi vicdanı vardı. Yaşadıkları, yaşattıkları… Hemen kalkmalıydı. Kendini kastı sadece hareket edebilmek istedi. Parmakları yavaşça oynamaya başladı. Fakat kadın bunu fark etmemiş olsa ki tepki vermemişti. Bir süre sonra kendini zorlayan Marquise gözlerini yavaşça aralamaya başladı. Karşısında gördüğü tüm o acılara dayandığı kadındı. Sadece öfke dolu bir ifade yerine yüzünde donuk bir ifade vardı. Bir anda yüz ifadesini değiştirdi. İçten ve sevimli bir güneş gibi olan yüzüne güneşle aynı sıcaklıkta bir gülümseme yerleştirdi. Güneş yüzünü engelleyen gözyaşlarını hırkasının koluyla bir çırpıda siliverdikten sonra adama sanki onu daha önce hiç görmemiş gibi sarıldı. Sonra birden geri çekildi. Adamın üstündeki bıçağı fark etmiş olacaktı. Kadın suçluluğun da verdiği bir masumluk ifadesiyle adama baktı ve “Sana zarar vermemek adına sana bir daha yaklaşmayacağım. Sanırım hayatına çok müdahale ediyorum… Çok özür dilerim.” dedi. Adam şok olmuş gibiydi. Göğsüne saplı olan bıçağı çıkarttı ve kadına ciddi bir ifadeyle baktı. Korkan kadın kendini geriye çekti. İçinde bulunduğu korku hali gözlerinden okunabiliyordu. Adam göğsünden çıkarttığı bıçağı uzak bir yere fırlattı. Kadına doğru yöneldi. Onu tutup kendine çekti, “Ben de seni seviyorum. Beni bırakmayacaksın. Ne olursa olsun.” dedi. Sesi her ne kadar kaba bir şekilde çıkıyor olsa da kadının duygularını anlayabiliyordu. Alnını kadının alnına yasladı ve dudaklarını dudaklarıyla birleştirdi. Sonunda ait olduğu yeri bulmuştu, onun dudaklarında…




Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Parthenia

avatar

Mesaj Sayısı : 52
Kayıt tarihi : 09/05/13

MesajKonu: Geri: Chesnokov, Joseph.   Ptsi Ara. 30, 2013 5:42 am

Puanınız: 100





# Betimleme: 30/30
# Akıcılık: 10/10
# Yazım Kurallarına Uyum: 10/10
# Sayfa Düzeni: 10/10
# Renklendirme: 5/5
# Kurgu: 25/25
# Uzunluk: 10/10

İyi rol oyunları!

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
Chesnokov, Joseph.
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Whisper of Death RPG :: Düşünseli :: Role Play Geçmişi-
Buraya geçin: