Whisper of Death RPG
Sitemize hoş geldiniz.
Lütfen giriş yapınız ya da üye olunuz.

WoD Yönetimi.



 
AnasayfaKapıSSSKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Lotta Karppinen

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Lotta Karppinen



Mesaj Sayısı : 1
Kayıt tarihi : 02/01/14

Özel
Rp Puanı:
72/100  (72/100)

MesajKonu: Lotta Karppinen    Paz Ocak 05, 2014 2:34 am

Duymak istediği tek şey dışarıdan gelen yağmur sesiydi. Yan odadan gelen çığlık seslerine, sadist kahkahalara kulaklarını kapamaya çalışıyordu. Fakat, mümkün değildi. Başaramıyordu. Ailesinin acı çığlıklarını, bardaktan boşalır gibi yağan yağmur bile bastıramıyordu. Çaresizdi. Yapabileceği tek şey burada ses çıkarmadan bekleyip, yokmuş gibi davranmaya devam etmekti. Zaten istese bile ses çıkaramazdı. Boğazının gerisinde bir şey yerleşmiş ve orayı sıkıştırıyordu sanki. Saklandığı karanlık duvar arasında göz yaşlarına ve hıçkırıklarına hakim olmaya çalışıyordu.
Bir süre sonra sesler kesildi. Kendi nefesi ve ahşap tavana hırçın bir çocuk gibi vuran yağmur dışında hiçbir şey duyamıyordu. Olabilecekleri düşünmek istemiyordu. Kendini serbest bıraktı ve eğer bu dünyayı terk edecekse bile bunun huzurlu bir şekilde olmasına karar verdi. Açık mavi gözlerini kapattı ve parlak, ipeksi sarı saçlarının süslediği başını geri doğru yasladı. Artık umudu kalmamıştı. Büyük olasılıkla ailesini kaybetmişti ve eğer başka bir dünyada birlikte yaşamaya devam edeceklerse, ölüm onun için bir hediye olacaktı. Rahatlamaya başlamıştı. Birden yürüme sesi duyuldu. Sert adımlarla yürüyen ayak sesleriyle birlikte, sessizlik de bozulmuştu. Sakince ölümünü beklemeye başladı. Mutlaka onu da bulacaklardı. Bu evi bulabildiklerine göre, duvar arasındaki küçük bir sığınağa saklanmış genç kızı bulmak hiç zor olmayacaktı. Ailesi peşlerindeki ölüm yiyenlerden kaçmak için Helsinki’den Porvoo’nun ormanlarına taşınmışlardı. Babası, küçük ahşap bir kulübe inşa etmişti. İzlerini kaybettirene kadar burada kalacaklardı. Göl kenarındaki bu küçük kulübede neredeyse  8 ay kalmışlardı. İlk zamanlarda bir ormanda yaşamak garip gelse de zamanla alışmışlardı. Lotta, buradaki üçüncü aylarında annesini kaybetmiş yavru bir kurdu sahiplenmiş ve ona “Baldr” ismini vermişti. Her yere ışık ve iyilik götüren bu cömert İskandinav Tanrısının ismini verdiği kurdun onlara uğur getireceğine inandırmıştı kendini. Fakat, şimdi hayvanın kendisinin bile hayatta olup olmadığını bilmiyordu.
Bütün ev gibi ahşap olan kapının gıcırtısını işitti. İçeri giren bu korkunç adamların ayak sesleri bile kalp atışlarını hızlandırıyordu. Kendi aralarında İngilizce bir şeyler konuşuyorlardı. Çat pat bildiği dilden birkaç kelimeyi anlayabiliyordu sadece. Yaklaştıklarını hissetmesiyle birlikte üstündeki rahatlık gitmiş, yerini ölüm korkusu almıştı. Sanki kalbi göğsünden fırlayacak, nefes alırken ciğerleri parçalanacaktı. Odayı dağıtmaya başladılar. Her şeyi farklı bir tarafa fırlatıyorlardı. Gizlendiği tarafa gelen her çarpmada olduğu yerde zıplıyordu. Dizlerini göğsüne doğru çekti ve ağlamaya başladı. Ses çıkmasın diye boynundaki atkısını ısırıyordu. Henüz duvardaki girişin önündeki dolabı çekmek hatta oraya yönelmek bile akıllarına gelmemişti. Belki de asla bakmayacaklardı. Belki Tanrı, ona yaşaması için bir şans verecekti. Yüreği tekrardan umutla dolmaya başlamıştı.
Düşündüğü gibi de oldu. Kimse büyük palto dolabına yaklaşmadı bile. Evde yaşayan kişi sayısını bilmiyor olmalıydılar. Tekrardan kapının gıcırtısını, duvara sertçe çarpışını ve aynısının iki ölüm yiyen evden çıkana kadar seslerin tekrarlanmasını dinledi. Bu yerden hemen çıkmak, ölü ya da diri, ne olurlarsa olsunlar ailesinin yanına gitmek istiyordu. Beklenilenden çok daha kısa bir zaman diliminde kendisini buna alıştırmıştı. Hala hayatta olduklarına dair büyük bir beklentisi yoktu. Yaklaşık yirmi dakika kadar daha küçük sığınakta kaldıktan sonra, son gücüyle büyük palto dolabını yana doğru sürdü. Her yanı dağılmış, yerleri cam kırıklarıyla dolu odadan olabildiğince hızlı bir şekilde dışarı attı kendini. Yan odanın kapısı aralıktı. İçeri girecek cesareti toplamaya çalışıyordu. Ağır kapıyı yavaşça itti ve içeri girdi. Bir adım daha öne çıktı ve olduğu yerde ne kadar süre durduğunu kendisi bile anlayamamıştı. Titremeye başladı ve gözlerinden dışarıda yağan yağmur gibi yaşlar akmaya başladı. Hıçkırıyordu. O anda, bulunduğu oda dışında başka bir dünya yok gibiydi. Kendini kaybediyordu. Hala olduğu yerden kımıldamamıştı ve aniden bir çığlık kopardı. Öylesine güçlü bağırmıştı ki etraftaki kargaların hepsi birden uçup gittiler. Birincinin arkasından birkaç tane daha geldi. Sonunda kendinde kımıldayacak gücü buldu ve yerde yatan annesinin cansız bedenine koştu. Başını göğsüne bastırıp ağlamaya başladı.
Birkaç dakika sonra sakinleşmeye başlamıştı. Bilinci yerine geliyordu. Fakat, sımsıkı sarıldığı annesini bırakamıyordu. Sapsarı saçları birbirine karışmıştı. Orta yaşlı kadının, o hep çok sevdiği kokusunu son bir kez daha içine çekti. Geniş alnına bir öpücük kondurdu ve başını hemen yanında yatan babasının omzuna bıraktı. Sırayla annesinin, babasının ve on üç yaşındaki erkek kardeşinin gözlerini kapattı. Hepsinin yanaklarına son kez birer öpücük kondurdu ve kapıyı çekip, ‘neredeyse’ bir ailenin katliamını misafir etmiş evden dışarı çıktı. Yavru kurdun kulübesinin olduğu tarafa yöneldi. Kısık ve korkuyla dolu uluma sesleri geliyordu. Bu akıllı hayvan da olanların farkında olsa gerekti. Elini şefkatlice içeri uzattı ama hayvan olduğu yerde titriyordu.
“Baldr, gel hadi. Bitti artık.” sanki onu anlayacakmışçasına, bu büyük köpeği rahatlatmaya çalışıyordu. Dakikalar süren ısrarın üzerine, Baldr sonunda dışarı çıkmaya karar verdi. Lotta’nın kucağına doğru koştu. Kız, hayvanı kavrayıp kucağına aldı ve ailesinden kalan tek parçaya sımsıkı sarıldı. Grili, beyazlı tüylerinin okşanması hayvanın hoşuna gidiyor, sakinleştiriyordu. “Peki şimdi ne yapacağız?” diye fısıldadı, Lotta, çaresizce. Ailesini gömmek isterdi fakat bunu tek başına başaramazdı. Bu yerde yalnız kalması da mümkün değildi zaten. Artık güvenli değildi. Annesinin şehirdeki arkadaşı Marjo’nun yanına gitmekten başka çaresi olmadığına karar verdi. Sonra da Helsinki’deki büyükannesinin yanına gidebilirdi.
Şiddetli yağmur çoktan durmuştu. Çamurun içinde bata çıka bahçedeki küçük ahıra gitti. Şehre gitmek için buradaki genç ata binmekten başka çaresi yoktu. Gizliliği korumak için babası eve bir şömine yaptırmamıştı. Uçuş tozu kullanamazdı.
Atın eyerini taktı ve tecrübeli olduğu anlaşılır bir şekilde üzerine bindi. Göl kenarından ormanın içine doğru sürmeye başladı. Baldr da arkasından geliyordu. Mümkün olduğunca hızlı olmaya çalışıyordu. Hava karardığında yavru bir kurt ve genç bir atla ormanın ortasında kalmak istemiyordu. Zaten yanına hiçbir şey de alamamıştı. Ölüm yiyenler giderken yanlarında değerli sayılabilecek bütün eşyaları da götürmüşlerdi. “En azından bir atım ve bir kurdum var.” diye düşünmekle yetindi. Uzun çam ağaçlarının arasında, rüzgar yüzünü okşarken dört nala şehre doğru ilerliyorlardı.
Gün batımına yakın bir zamanda ormandan çıkmış ve küçük şehrin silüetini görmeye başlamışlardı. Burası deniz kenarında küçük bir liman şehriydi. Devamlı muggleların gemi dedikleri büyük, insan ve mal taşıyan araçlar uğrardı buraya. Çoğu muggle yakınları bu araçlara binip uzaklaşırken ağlayarak el sallar ve büyük bir kalabalıkla onlara hoşça kal demeye gelirlerdi. Yine o günlerden biriydi galiba. Yaklaştıkça büyük geminin çıkardığı sesler insanın başının içinde yankılanmaya başlıyordu. Marjo’nun evi, tüm bu manzarayı görebileceğin büyük bir tepenin üzerindeydi. Orada bulunan tek yerleşim yeri olduğundan bulmak asla zor olmazdı. Lotta, bu küçük ama sevimli evi görebiliyordu bile.
Atını, şehrin içine girmeden, etrafından dolaşarak tepeye doğru hızla sürdü. Fakat, artık hayvan da yorulmuştu. Baldr da yetişmekte güçlük çekiyordu. İkisinin bu halini görünce biraz daha yavaşlamaya karar verdi. Zaten on dakika sonra Marjo’nun evinde olacaklardı. Yaklaştıkça ona olanları nasıl anlatacağını kafasında toparlamaya çalışıyordu. Ne derse desin hepsinin sonunda aynı tepkiyi verecekti nasıl olsa, çok düşünmemeye karar verdi.
Evin bahçesine geldiklerinde, artık iyice yorgun düşmüş olan atından indi ve hayvanın boynundaki ipi uzun çitlerden birine bağladı. Baldr’ı da kaçmaması için bahçeye aldı ve kapıyı sürgüledikten sonra bu küçük ama sevimli evin girişine doğru yürüdü. Bahçeden gelen yoğun yaban mersini kokusu onu sakinleştiriyor, sıkıntılı düşüncelerini daha aza indirgiyordu. Biraz sendeledikten sonra, kararlı bir şekilde demir kapının zilini çalmasıyla içeriden anaç bir sesin gelmesi bir oldu; “Bir saniye tatlım, hemen geliyorum!” Marjo , herkesin olduğu gibi Lotta’nın da sevdiği biriydi. Annesinin öz kardeşlerinden daha fazla severdi hatta. Ne zaman Marjo’nun evine gidecek olsalar annesi önceden bir baykuş yollar ve geleceklerini haber verirdi. Marjo, o zaman çocuklara en sevdikleri turtalardan yapmaya başlar ve çatı katındaki misafir odasını onlar için pembe güller ve kaz tüyü yastıklarla donatırdı. Belki de bunun nedeni kendisinin hiç çocuğunun olmamasıydı.
Kapının kilitlerinin birer birer açılma sesiyle birlikte Lotta derin düşüncelerinden çıktı ve Marjo’yu ilk anda üzmemek için suratına sıcak bir gülümseme takınmaya çalıştı. Kadın genç kızı görünce şaşırma ve sevinç arası bir duyguyla hemen boynuna sarılıp kucakladı. Lotta’ya annesini hatırlatan bu kadın, neredeyse onu ağlatacaktı. “Lotta, benim tatlı balkabağı suyum! Neden geleceğini daha önceden haber vermedin? Anneler neredeler? Tek başına mısın?” bu sözlerinde üzerine, genç kız kendini daha fazla tutamamış ve gözlerinden yaşlar akmaya başlamıştı. Marjo, kızın beyaz yüzünü iki avcunun arasına aldı ve gözyaşlarını silmeye başladı. Neler olduğunu anlamaya çalışıyordu ve bunun için kızın başını iki yana sallaması yetti. Lotta’yı içeri alıp salondaki kanepeye uzanmasına yardım etti. “Gidip sana rahatlatıcı bir şeyler hazırlayayım.” diyerek mutfağa gitti ama geniş Amerikan tarzı mutfağın kapısından girdiği anda kendisinin de Lotta’dan bir farkı yoktu. Kapıyı kapatıp, kaybettiği arkadaşlarına ve daha on üç yaşındaki Elias’a ağlamaya başladı. Ölüm yiyenlerin bu kadar yakına gelip, iki güçlü büyücüğü bu kadar kolay dünyadan silmiş olabileceklerine hala inanamıyordu.
Kendini toparlamaya çalıştı. Tombul, boğumlu parmaklarıyla gözyaşlarını sildi ve ailesini kaybetmiş olan bu genç kıza güç vermek, en azından güçlü görünmek için oturduğu yerden doğruldu ve yüzünü yıkadı. Zencefilli çay yapmak için malzemeleri bir büyüyle bej rengi tezgahın üzerine dizdi. Zencefiller kendi kendilerine doğranmaya, çay demlenmeye başlamıştı bile. Beş dakika sonra hepsi hazırdı. İki bardak çayı gümüş tepsinin üzerine koyup otantik tarzda döşenmiş oturma odasına gitti. Genç kız kendini toparlamış, kadife yastığın üzerindeki desenleri inceliyordu. İkisi de birbirlerine gülümsediler ve çaylarından birer yudum aldılar. Marjo sessizliği bozdu.
“Şimdi ne yapacaksın?” Lotta’nın buraya verdiği bir karar üzerine geleceğini biliyordu.
“Helsinki’ye gideceğim. Büyükannemin yanına. Sonrasını bilmiyorum. Olanları ona nasıl anlatacağımı da. Sonrasında okul başlayacak. Finlandi’yada kalmanın doğru olacağını da düşünmüyorum. Mutlaka benim varlığımı da öğrenecekler.
Kız haklıydı. Burada kalması doğru olmazdı. Büyükannesi de muhtemelen ona destek olmak yerine daha çok depresyona girmesine sebep olacaktı. İkisi de bir süre sessiz kaldılar. Marjo başıyla onayladı ama sonradan aklına gelen şeyle heyecanlandı.
“Ne oldu?” Lotta, kadının hareketlerinden bir şeyler düşündüğünü anlamıştı.
“Büyükannenin yanına gitmenin doğru olacağını sanmıyorum. Bu süreci onunla atlatman doğru olmaz. Ayrıca, evet, Finlandiya’da da kalamazsın.”
“Peki, başka nereye gidebilirim ki? Bildiğin bir yer mi var?”
“Evet, ama ne dersin bilmiyorum.”
“Şu anda çok fazla seçeneğim olduğunu zannetmiyorum. Üstümdekilerden başka giyebileceğim kıyafetim bile yok.” Marjo, kızın üstündeki çamurlanmış kot pantolon ve gri kazağa baktı. Saçları da dağılmıştı ve perişan görünüyordu.
“İngiltere’de babanın bir akrabası var. Büyük teyzesi sanırım. Sıcakkanlı biri değildir. Uzun yıllardır görüşmüyorlardı. Annen bile tanımıyor, belki onun yanına gidebilirsin.”
“İyi de, evimizde ölüm yiyenler İngiliz’di zaten. Ayıdan kaçarken, ayı inine girmek gibi olmaz mı bu?”
“İşte bu yüzden seni arayacakları en son yer orası.” Marjo haklıydı. İngiltere’ye gitmeyi Lotta’nın kendisi bile düşünemezken, onların akıl edeceğini zannetmiyordu.
“Başka seçeneğim yok sanırım.” Marjo tekrardan, sadece başıyla onayladı. “Okulu ne yapacağım peki?”
“Kaydını Hogwarts’a aldırırız. İyi ve büyük bir okuldur. Dünyadaki her yerden öğrenci kabul ediyorlar. Yetenekli bir cadısın. Seni zevkle kabul edeceklerine eminim.”
Genç kız başka şansı olmadığını biliyordu. İngiltere’deki babasının büyük teyzesinin yanında kalmak onun için güvenli olan tek seçenekti. Eğer, sıcakkanlı biri değilse fazla yakını da yok demektir. Bu onu neredeyse görünmez yapıyordu.
“Pekala. Her şey için teşekkür ederim Marjo. Ne zaman gidebilirim? Büyük teyzeme haber verecek miyiz?”
“Haber vermeden gitsen daha iyi olur tatlım. O zaman seni reddetme şansı olmayacaktır. En fazla iki gün içinde sana bir yolculuk ayarlayabilirim.”

Lotta’nın bu işe pek gönüllü olduğu söylenemezdi. Fakat, elindeki tek fırsatı kaçırmamak çaresizce kabul etti. İki gün içinde bilmediği bir ülkede, bilmediği bir kadınla ve bambaşka bir okulla baş başa kalacaktı.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Isis
Yönetim
Yönetim
avatar

Mesaj Sayısı : 101
Kayıt tarihi : 22/06/13

MesajKonu: Geri: Lotta Karppinen    Paz Ocak 05, 2014 3:50 am

Puanınız: 72





# Betimleme: 20/30
# Akıcılık: 7/10
# Yazım Kurallarına Uyum: 8/10
# Sayfa Düzeni: 6/10
# Renklendirme: 1/5
# Kurgu: 20/25
# Uzunluk: 10/10

İyi rol oyunları!



Pokemon'un çocuğum olduğu doğrudur.
Neden uzun bir süre Isis yerine Cytheria'yı kullandığım da bilinmez.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
Lotta Karppinen
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Whisper of Death RPG :: Düşünseli :: Role Play Geçmişi-
Buraya geçin: