Whisper of Death RPG
Sitemize hoş geldiniz.
Lütfen giriş yapınız ya da üye olunuz.

WoD Yönetimi.



 
AnasayfaKapıSSSKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Lucas | Puan Belirleme

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Lucas Mathers



Rp Sevgilisi : ''Elizab-'' öhm!! Yani yok.
Mesaj Sayısı : 8
Kayıt tarihi : 17/01/14

Özel
Rp Puanı:
97/100  (97/100)

MesajKonu: Lucas | Puan Belirleme   Cuma Ocak 17, 2014 7:13 am

[align=center]
[/align]
Volver a la Portada.

Back to Home
 
[size=xx-small]Şansın gerçekleşmesi için önce siz hazır olmalısınız. Şans hiçbir zaman aptalların peşinden koşmaz.[align=right] -Darrel Royal[/align][/size]

Hayatın, karşımıza neler çıkaracağını bilemeyiz hiçbir zaman. En karanlık zamanlarda, tepeden aydınlanır ve insanların yüreğine bir ışık tutarız. Bazen de, en karanlık zamanlarda söner ışığımız. Çünkü, gelecekte ne olacağı hakkında kesin bir bilgimiz yoktur. Yaşam, bize şımarmayı kestiğinde olduğumuzdan daha çok olgunlaşmamız gerekir ve geri dönüşü olmayan kararlar vermek zorunda kalırız. İşte bu anlarda kendi benliğimizi tadarız. Fakat tüm bunlar yaşanırken, yalnız olmamak çok önemlidir. Yanımızda bir yol arkadaşımız ya da bizim için önemli değerler ve kavramlar olmalıdır. Daha fazla ileri gitmek için korkularımızı yenip içimizdeki cesareti çıkarmalıyız. Ne yapacağımız bilmediğimiz anlarda, yaşamaya değer neyimiz olduğunu düşünüp, tozlu raflardan çıkarmalıyız geçmişimizi. Kendimizden daha zorlu ve güçlü bir şey ile mücadele ettiğimiz de, şans faktörünün, bizi eski bir dostu sarıyormuş gibi sarmasını ümit etmeliyiz. Kafamızda ki sorulara cevap vermek için; eve geri dönmeliyiz.

Bavuldan çıkan tekerlek sesi, İngiltere’nin Doğusunda bulunan, küçük ve şirin St. Albans’ın sokaklarında yankılanıyordu. Bu ses, öten kuş sesleri ile birleşince çok rahatsız edici oluyordu. Neyse ki ses kesilmişti. Çünkü, yorulmuştu Agustin. Kaç saattir yürüdüğünü tahmin bile edemiyordu. Geceyi, şehirde bulunan ve antik Romalılardan kalma bir surda geçirdikten sonra, sırtı da ağrıyordu epey. Hava da, yola çıktığında olduğu kadar açık değildi artık. Havada, düzensiz bir şekilde yayılmış gri bulutlar, akşamın ve biraz sonra esecek rüzgarın habercisi oluyordu. Hemen, sığınacak bir ev bulmalıydı. Bir geceyi daha sokaklarda geçirmek istemiyordu. Çünkü, kendini her zamankinden daha yorgun hissediyordu. Terli olan sırtıyla ve arkadan esen rüzgarla birlikte biraz daha yürürse hasta olabileceğini tahmin ediyordu. Yürümezse ve boş boş durursa bir sonuca varamayacağını düşünerek derin bir nefes aldı ve bavullarıyla birlikte tekrar yürümeye başladı. O sırada da ağzında sönük bir sigara gibi tembel bir şarkı vardı;

''I'd like to see you, thought I'd let you know
     I wanna be with you everyday
    Cause I've got a feeling that's beginning to grow
    And there's only one thing I can say’’


Tam olarak bilmediği şarkının sözlerini tekrar ederken, bir ev takıldı gözünün önüne. Her zaman kaldığı evlerden büyük bir evdi bu. Zenginlere ait olduğu belli oluyordu hemen. Üç katlı, mermer bir evdi. Koyu kahverengi olduğu için hemen belli ediyordu kendini. Pencerelerin etrafında, evin büyüsünü bozan beyaz panjurlar vardı. Düzgün giden yol, evin giriş kapısına ulaşmak için sağa kıvrılıp tekrar düzeliyordu. İyice yaklaşıldığında, çatısında bulunan bacasının kırık olduğu göze çarpıyordu. Bu detay, Agustin’in evin lükslüğü ile olan umutlarını zedelemişti. Evin ön kapısına ulaştı. Birkaç saniye içeriyi dinledi ve hiçbir ses duymadı. Bu durum, genç adamı sevindirdi. Böyle büyük bir evde yalnız olmak çok büyük bir avantajdı onun için. Yuvarlak olan ve altın ile kaplı kapı tokmağına ilişti gözü. Çok hafif bir şekilde dokundu ve çevirdi. Tahta ve beyaz kapı, beklemediği bir şekilde açılıverdi. Kapının açılması, Agustin’in kafasını iyice karıştırmıştı. Evin güvenliği hakkında şüphe duymaya başlamıştı. Giydiği, kısa kollu ve mavi tişörtün, bel tarafını sıyırarak, pantolonun cebindeki asasını çıkardı. Kapıyı yavaşça ve temkinli bir şekilde itti. Ağır adımlarla içeri girdi. Sağına ve soluna dikkatlice baktı. Kimse yoktu. Duvarları ahşap olan, geniş bir holdeydi. Giriş kapısının hemen solunda mutfak vardı. Az ileride de, dönen ve tıpkı duvarlar gibi ahşap olan bir merdiven vardı. Giydiği lastik ayakkabılarla dikkatlice merdivenleri çıkmaya başladı. Merdivenlerin ilk adımından sonra ahşap duvarlar, yerini yeşil bir duvar kağıdına bırakıyordu. Holün ve merdiven bölümünün karanlık olması, Agustin’in gizlenmesini sağlasa da, ortamın tozlu olduğu belliydi. Çünkü, birkaç defa tozdan öksürme gereği duyan genç adam, öksürüğünü zor bastırmıştı. Merdivenlerden ağır ağır çıkmaya devam etti. Göz ucuyla bile olsa üst katın mermer zeminini görüyordu. Üst katın, aşağı kat gibi karanlık olmaması, Agustin’in içindeki şüphelere bir yenisini daha ekledi. Her zamankinden büyük bir eve girmenin zor olduğunu anladı. Alıştığı, küçük ve çift katlı evleri özlemişti. En azından o evler daha az sır doluydu. Bir basamak daha çıktı Agustin. Tam cesaretini toplayıp üst kata daha hızlı çıkmaya karar vermişken, siyah bir şey geçtiğini görür gibi oldu ve bir basamak geri indi. Asasını, bir şey gördüğünü sandığı tarafa doğrulttu. Her şeyi daha net görmek için duvara yaslandı ve asa tutmayan elini duvara dayadı. Fakat duvarın geriye doğru gittiğini hissetti. Ne olduğunu anlamak için başını hemen duvara çevirdi ve asasını o yöne doğru uzattı. Yeşil duvar kağıdı ile kaplı duvarın, gizli bir geçidin kapısı olduğunu anladı ve üst katta ki gizemden kendini kurtarmak için hemen geçide girdi. Kısa olan geçitte ilerlemesi için kafasını eğmesi gerekiyordu. Bir de ışığa ihtiyacı vardı. ‘’Lumos’’ asasından çıkan, beyaz bir ışık demeti ile ilerlemeye başladı. Geçidin duvarlarının taştan, soğuk ve ıslak olduğunu hissetti. Geçidin genişlediğini gördü aniden. Bir odaya gelmişti. Aydınlattığı odaya göz attığında hiç bir şey anlayamadı. Pis ve küflü raflarda birçok muggle eşyası vardı. Bisiklet parçaları, duvar saatleri, bilgisayar klavyesi ve bunun gibi birçok başka eşya gördü. Aralarından Agustin’i en çok şaşırtan, sarı bir plastik ördek olmuştu. Bütün eşyalarda eski püsküydü. Bu evde ters giden bir şeylerin olduğunu hissediyordu. Bu his, genç adamı biraz endişelendirse de, merak duygusunu da ön plana çıkarıyordu. Bir an için ihtiyaç odasını hatırlayan Agustin, bir masa gördü. Gayet, temiz bir masaydı. Üstünde tek bir dosya, mürekkep ve tüy kalem vardı. Merakla masaya yöneldi. Elinde ki asayı masaya koyduktan sonra, büyük bir hevesle dosyayı açtı. Bir adamın fotoğrafını karşıladı gözleri. Takım elbise giymiş, elinde viski bardağı olan, hafif kel ve yaşlı bir adam. Belli ki zengin biriydi. Yanda ki kağıtta adamın adı ve öldü yazıyordu. Adamın öldüğüne dair yazıyı görünce, iyice endişelenmeye ve heyecanlanmaya başlamıştı. Altta adamın yaşamı ve işi ile ilgili bilgileri okumadan diğer sayfaya geçti. Başka bir adam daha ve yine öldüğüne dair bir söz. Birkaç sayfa daha böyle gitti ve en sonunda, boğazının düğümlendiğini ve kalbinin hızla atarak, başına ağrı girdiğini hissetti. Hızlıca çevirdiği sayfaların birinde kendi babasının fotoğrafını ve ismini gördü. Onu sevmeyen ve istemeyen bir adam için böyle duygular hissetmesinin normal olup olmadığını bilmiyordu ama endişelenmişti. Sonuçta babasıydı. Her yaz içtenlikle sövdüğü ve nefret ettiği adam. Belki de ölmesini istememesi, onu sevdiğinden kaynaklanmıyordur. Küçük yaşta evden ayrıldığında, ona başarısız biri olacağını söyleyen adama, şimdi yaptıkları ve ileride yapacaklarıyla bir cevap vermek istiyordu. Başarılı olup, babasının mahcup olmasını istiyordu. O yaşlı adamın yüzünde ki utanç ifadesini görmek istiyordu. Hemen yan sayfaya baktı. Diğer sayfaların aksine öldüğüne dair herhangi gibi bir şey yoktu. Babasının olduğu sayfayı kopardı ve katlayıp, cebine koydu. O sırada merdivenden ayak sesleri geldi. Biri iniyordu muhtemelen. Kafasında ki sorulara cevap vermek için evde bulunan adamlardan birine ihtiyacı vardı. Asasını, raflarda ki muggle eşyalarına yöneltti ve gelişine salladı. Raflarda duran eşyalar, büyük bir gürültü ile yere düştü. Bunun üzerinde hemen bir duvara tünedi Agustin. Birinin bu odaya geleceğinden emindi. Dışarıdan bir ses duydu ama anlamadı. O sırada kapının açıldığını ve duvara çarptığını duydu. Tünediği duvardan adamın çıkmasını bekliyordu. Kafasında ne yapması gerektiğini planlamıştı. Soluğunu tuttu ve kalp atışlarını daha net duymaya başladı. Adam odaya vardığında Agustin hızlı bir şekilde adamın iki yakasından tutup raflara fırlattı. Hızlı olmanın verdiği avantajı kullanmıştı genç adam. Karanlıktan yüzünü seçemediği adama asasını uzattı. Adam da kendi asasını cebinden çıkardı ama Agustin asayı adamın elinden söküp bir kenara attı. Kafasında kurması gereken cümleyi düşünüyordu Agustin. O zaman sorgulamaya başlayacaktı ama yerde ki adamın  ‘’Ralph, yardım et!’’ diye bağırdığını duydu. Evde bir kişinin daha olması memnun etmemişti Agustin’i. Ne yapacağını bilmiyordu. Raflara göz attı ve içinde gemi maketi bulunan bir şişe gördü. O şişeyi aldı ve yerde yardım bekleyen adamın kafasında kırdı. Birini bayıltmanın verdiği garip duygu ile geçide doğru hareketlendi. Bu sefer duvara tünemeyecek ve adamı ilk gördüğü yerde büyülü kelimeleri söyleyecekti. Fakat, diğer adamdan ses seda çıkmıyordu. Arkadaşını duymamış olabilir miydi? Aslında hayır. Çünkü, ses çok yüksek çıkmıştı. Kapıyı araladı Agustin. Gözleri ile diğer adamı ararken kapının itildiğini hissetti ve yere kapaklandı. Karşısında kel bir adam, asasını Agustin’e uzatmış bir şekilde duruyordu. Karşısındakilerin büyücü olacağını hiç tahmin etmiyordu. Agustin, dehşet geçirdi ve babasının ömrünün biraz daha kısalacağını düşündü. ‘’Sen de kimsin?’’ Adamın sorduğu mantıklı soruya bir cevap bulamadı ve yerde sürtünerek geri geri gitti hafiften. Adamında kendine doğru yaklaştığını gördü. Planladığı şey biraz saçma olabilirdi ama kesinlikle işe de yarayabilirdi. Sağ bacağında olabildiğince güç topladı. Ayağını biraz karnına doğru çektikten sonra, kel adamın kasıklarına sert bir tekme attı. Büyük bir acı nidası yükseltip, kasıklarını tutan adam elindeki asayı yere düşürdü. Bunu fırsat bilen Agustin ayağı kalktı ve adamı dışarıya doğru ittirdi. O arada asasını elinde iyice sıkılaştırdı ve dışarıda acı çeken adama birde yumruk attı. Yerde burnu kanayan kel adamın üstü iyice açılmıştı. Pelerini neredeyse çıktı çıkacaktı. Tam o sırada Agustin’in gözüne bir şey çarptı. Adamın sağ cebinde bir hançer vardı. Büyük bir hızla adamın üstüne çıkıp hançeri aldı ve adamın boğazına bastırarak ‘’Ben, Rodrigo’nun oğluyum. Şu öldürmeye çalıştığınız adamın’’ dedi. Sesi sinirden titriyordu. Sırtında ki acının iyice artmış olduğu için sinirliydi belki de. ‘’Konuş!’’ diye bağırdı sonra. Yerde yatan kel ve yüzünde dehşet ifadesi olan adam, ‘’Alberth, bizim patronumuz yani. İspanya’ya gidiyor şimdi. Babanı öldürmeye!’’ dedi korkuyla. Yerde acıyla yatan adamın yüzündeki dehşet ifadesi, Agustin’e de geçmişti. Babasını kurtarmak için çok mu geçti? Belki de şu an babası ölmüştür. Ya da belki ölmemek için yalvarıyordur. Kafasında ki kötü düşünceleri atmaya çalıştı. Olaya iyi tarafından bakmaya çalıştı. Tek iyi taraf, Alberth denen adamın, İngiltere’den İspanya’ya gidiyor olmasıydı. Uzun yıllardır gitmediği eve gitme kararı almıştı. Ne kadar geç olursa olsun gidecekti ve gerekirse savaşacaktı. Elindeki bıçağı üst kata fırlatan Agustin, koşarak evin dışına çıktı. Bavullarını tutarak diz çöktü ve beşinci sınıfta öğrendiği cisimlenme dersi  bilgilerini tekrar etti kafasından. Gitmek istediği yeri yani eski evini canlandırdı zihninde. Gözlerini kapadı, konsantre oldu ve ayağının yerden kesildiğini hissetti. Başı hem sıkışıyor gibi oluyordu hem de ağrıyordu. Midesinin de bulandığını hissetti. Ayakları yeniden yere basınca gözlerini açtı ve başardığını gördü. 

[size=xx-small][align=right]İspanya, Madrid[/align][/size]

İşte yine o evdeydi. Ailesi tarafından sürekli baskı gördüğü, sevilmediğini hissettiği o eve dönmüştü tekrar. On bir yaşından beri ilk defa gelmesine rağmen, evin dışında bir değişiklik göremedi. Duvarları yine kırmızıydı. Bembeyaz pencereler olduğu gibi duruyordu. Beyaz çelik kapının yanında duran ve bahçeye çıkan büyük, sürgülü kapıda eskisi gibiydi hala. Giriş kapısına ulaşmak için birkaç adım merdiven çıktı ve bavullarını bahçeye fırlattı. Kapının zilini defalarca çaldı ve kapıya çok sert bir şekilde yumruklamaya başladı. Annesi ile babasının içeride olup olmadığını bilmediği aklına geldi ve kapıyı büyü ile açtı. Merakla görmek istediği evin içine girmişti ama ışıkları yakmamıştı. Asasının ucundan tekrar bir ışık demeti çıkardı ve eski evini tekrar taramaya başladı. Ayrılmadan önce beyaz ve krem rengi duvar kağıtlarıyla kaplı olan duvarlar, yerini daha koyu bir renge bırakmıştı. Giriş kapısının hemen solunda olan ve kapısı bulunmayan oturma odasında ki klasik ve eski mobilyalarda yerlerini daha modern mobilyalara bırakmıştı. Eski evindeki kötü anılarını canlandırırken zihninde, babasının mermer ve düz merdivenlerden indiğini gördü. Hala bornoz giymesi, Agustin’e komik gelse de gülmedi ve kendisini büyük buluşmaya hazırladı. Asasını babasının yüzüne doğrulttu ve kendi yüzünü de belli etmiş oldu Agustin. Babasının şaşkına dönmüş ifadesi Agustin’i mutlu etmişti. ‘’Agustin?’’ dedi lacivert ve saten bornoz giymiş adam. Sesi tam çıkmamıştı. Bir gözü seğiriyordu. Yüzünde boş ve anlamsız bir ifade olan Agustin, babasına cevap vermedi. Çünkü, annesi inip alt katın ışıklarını yakmıştı bile. Kocası ile aynı tepkileri veren kadın, ağzını şaşırmış bir şekilde tutuyordu. Agustin garip hissetmeye başlamıştı. Tabi ailesine sarılacak hali yoktu ama içinde açıklanamaz bir his ve duygu vardı. Belki de, ailesinin bu kadar değiştiğine şaşırmıştı. Babasının kıvırcık olan saçları biraz daha düzdü. Siyah saçların arasından çıkan beyaz saçlar, yaşlandığını gösteriyordu. Fakat gözleri her zamankinden farklı bir şekilde bakıyordu oğluna. Annesi de yaşlanmıştı görmeyeli. Her uykuya dalmadan önce yaptığı gibi saçları topuzdu. Altı yıl önce kızıl olan saçları kahverengiydi. Gözlerinden yaş geliyordu. Belli ki kendileri gibi Agustin’in de değiştiğini gördüler. Bir şey söylemesi gerektiğini bilen genç adam, ‘’Başınız büyük dertte’’ dedi babasının gözlerine küçümser bir şekilde bakıyordu. Ardından annesine döndü. Annesinin güzel olduğunu düşünmüştü hep. Fakat dış güzelliğini, içine aktaramadığı için acıyordu kadına. ‘’Hemen toplanın, buradan uzaklaşmanız gerekiyor’’ diye devam etti sözlerine. Oturma odasına çevirdi gözlerini. Bir tane bile fotoğrafını görmeyince, içinde ki koruma duygusu zarar görmüştü. Artık, ailesi olduğu için koruyacağını düşünmüyordu, karşısındaki insanları. Sıradan ve savunmasız bir muggle çifti olarak görüyordu onları. ‘’Burada ne işin var? Bize bir açıklama borçlusun Agustin’’  dedi adam. Agustin hafifçe güldü ve kafasını babasına çevirdi tekrar. ‘’Adımı hatırladığınıza gerçekten sevindim doğrusu’’ dedi alaycı bir şekilde ama çok zaman kaybettiklerini fark etti. Biraz daha hızlı davranması gerektiğini düşündü. Babasını sırtından tuttu ve iteleyerek merdivenlere doğru yürüdü. Babasının bundan rahatsız olduğunu bilen Agustin, yüzünde ki şaşırmış olan ifadenin yerini kızgın bir ifade alan adama bakarak ‘’Seni öldürmek isteyen biri var ve şu anda buraya geliyor. O yüzden sözümü dinleyin ve burayı terk edin!’’ dedi. Bunun üzerine annesi daha fazla şok olmuştu. Biriken göz yaşlarına daha fazla hükmedemeyen kadın oracıkta ağlamaya başladı. Karısına bakan ve korkmuş görünen adam, Agustin’in üzerine yürüdü ve ‘’Bu evi hemen terk et!’’  diye bağırdı. O sırada kadın kocasının önüne geçti ve adamın göğsünde ağlamaya başladı. Babasının yine egosuna yenik düşüp ölmesini istemeyen Agustin, aynı ses tonuyla‘’Hayatında bir kez olsun bana güven. Dediğimi yapmazsanız, sonunuz gelecek!’’ Sinirden gözlerinden yaşların aktığını hissetti. Duvarda asılı olan aynaya baktı ve yüzünün kıpkırmızı olduğunu gördü. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya devam eden kadın, giyinmeye gittiğini ve evi hemen terk etmeleri gerektiğini söylemeye çalışarak yukarı çıktı. Adam da hemen karısını takip etti. İkna etmenin bu kadar kolay olacağını düşünmeyen Agustin, tekrar evin dışına çıktı. Elinin tersiyle, gözlerinden akan yaşları sildi ve asasını havaya kaldırdı. Hogwarts’ta öğrendiği savunma büyülerinin işe yarama vaktiydi. Babasını öldürmeye gelen adamın büyücü olduğundan az buz emindi. Tam emin olmamasının sebebi, adamın gerektiğinden fazla gecikmesiydi.  Havaya baktı ve uzun süre sonra İspanya’nın havasını doldurdu ciğerlerine. Hava burada simsiyahtı. Ne bulut vardı ne de ay. Babasının öldürülmeye çalıştığı evi hatırladı. O evi bulması çok büyük bir mucize ve şanstı. Zihnini boşalttı ve‘’ Protego Totalum’’ diyerek büyülü kelimeleri söylemeye başladı. Havaya doğrulttu asasından çıkan beyaz ışık hüzmesi, evin etrafını sarıyordu ve görünmez bir kalkan oluşturuyordu. Aynı büyülü kelimeyi tekrar ettikten sonra, büyünün tamamlandığına karar verdi ve eve dönmek için arkasını döndü. Büyücünün gelip gelmeyeceği konusunda şüpheye düşmeye başlayan Agustin, arkasından bir ses duydu. Birinin oraya cisimlendiğinden emindi. Eğik olan başını aniden kaldırdı ve arkasına çevirdi. Sarı ve yağlı saçlı bir adam duruyordu. Gözleri yeşildi. Yanağından pembe bir yara izi vardı. Giydiği siyah cüppe, Alberth denen adamı iyice gizemli bir havaya sokuyordu. Agustin, Alberh’ın hemen önünde durdu. Kendisini görmediği için rahattı genç adam. Ama yine de soluk alış verişini yavaşlatmıştı. Alberth’ın yüzündeki alaycı gülümsemeye takıldı gözleri. ‘’Küçük Agustin eve geri mi dönmüş yoksa?’’ Adamın sarı dişlerinin arasından çıkan sözler, Agustin’i oldukça şaşırtmıştı ve sinirlendirmişti. Alberth’ı daha fazla dinlememek ve ailesini evden uzaklaştırmak için eve doğru koşmaya başladı. O sırada Alberth’ın kalkanı kırmak için büyüler yaptığını gördü. Evi çevreleyen kalkan dalga dalga oluyor ve zayıflıyordu. Hemen içeri daldı. Annesiyle babasının büyük bavullarla aşağı inmeye çalıştıklarını gördü ve ‘’Dalga mı geçiyorsunuz?’’ diye bağırdı sinirle. Bavullarını bırakmamakta ısrarcı olan karı koca evden dışarı çıktılar. Neyse ki garaj, evin hemen yanında ve kalkanın içindeydi. Garaja doğru son sürat koştular. Tam kapanmayan bavulların içinden birkaç elbise düştü. Karı koca büyük bir endişe ile arabaya yerleştiler. O sırada kalkanın kalktığını fark etti Agustin. Derslerine daha iyi çalışacağına içinden yemin ederek annesi ile babasının arabayla evden uzaklaştıklarını seyretti. Ailesinin, her zamanki gibi onu yanlarında istemediklerini görünce şaşırmıştı. Sonuçta hayatı tehlikedeydi ve bir aile, oğlunu bu kadar kolay bırakamazdı. O sırada Alberth ise büyük bir ümitsizlik ile arabaya lanetler yağdırıyordu. Kalkanın ardında ki alaycı gülümseme, yerini sinirli bir ifadeye bırakmıştı. O sinirli ifade, Agustin’e döndü . Son sürat Agustin’e koşmaya başlayan Alberth, genç adama lanetler yağdırmaya başladı. Agustin, bu lanetler arasında eve doğru koşmaya başladı. Lanetlerin kendisini sıyırdığını biliyordu. ‘’Protego’’ ağzından çıkan büyülü sözden sonra asasından çıkan yuvarlak ve küçük bir kalkan, Alberth’ın büyülerini bir süreliğine engelliyordu. Karşısında ki büyücüden daha hızlı koştuğunu bilen genç adam, büyüyü bırakıp son sürat koşmaya başladı. Bavullarını nereye attığını hatırladı ve o yöne son sürat hareketlendi. Adamla olan arasını açtığını fark etti ve biraz daha yavaşlayarak bavullarının yanına geldi.  ‘’Sigarayı azaltman lazım Alberth!’’ diye bağırdı ve dayısının evini düşündü. O evde mutlu olduğunu hatırladı ve yüzü güldü. Yine aynı şeyleri hissediyordu. Ayakları yerden kesilmiş, başının sıkıştığını hissederken, omuzunda  da bir acı hissetti. Alberth’ın yolladığı büyülerden biri isabet etmiş olmalıydı. Bir an önce cisimlenmek isteyen genç adam, birkaç saniye sonra kendini yıkık dökük bir harabenin içinde buldu. Düştüğü yerde tuğlalar, betonlar ve tozlar vardı. Dayısının evinin yıkıldığını öğrenip, yıkık dökük bir şekilde görmek üzmüştü Agustin’i. Fakat genç adamı üzen başka şeyde, kanayan omuzuydu.


***Başka bir sitede yazdığım rp'dir.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Pokemon
Yönetim
Yönetim
avatar

Mesaj Sayısı : 114
Kayıt tarihi : 05/08/13

MesajKonu: Geri: Lucas | Puan Belirleme   Cuma Ocak 17, 2014 7:22 am

Puanınız: 97





# Betimleme: 30/30
# Akıcılık: 10/10
# Yazım Kurallarına Uyum: 10/10
# Sayfa Düzeni: 8/10
# Renklendirme: 4/5
# Kurgu: 25/25
# Uzunluk: 10/10

İyi rol oyunları!

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
Lucas | Puan Belirleme
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Whisper of Death RPG :: Düşünseli :: Role Play Geçmişi-
Buraya geçin: