Whisper of Death RPG
Sitemize hoş geldiniz.
Lütfen giriş yapınız ya da üye olunuz.

WoD Yönetimi.



 
AnasayfaKapıSSSKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Nicolas J. Bowie

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Nicolas Joseph Bowie

avatar

Lakap : Nick diyebilirsiniz :)
Mesaj Sayısı : 22
Kayıt tarihi : 02/02/14

Özel
Rp Puanı:
88/100  (88/100)

MesajKonu: Nicolas J. Bowie   Ptsi Şub. 03, 2014 12:34 am


21 Aralaık 2013  - Kış Gündönümü


    Jasmine hala hazırlanmamıştı. Stüdyo tipi dairemizin ferah salonunda yayılmış, takım elbisemin kırışmamasına özen göstererek kulaklıkla müzik dinliyordum. Sonunda sıkıldım ve mutfağa doğru yürürken "Biraz acele etsen? Partiye geç kalmak istemiyorum!" Diye bağırdım. Bir şeyler söylediğini duyar gibi oldum, sanırım fazla sabırsız olduğumdan falan şikayetçi oluyordu. Buzdolabını açtım, bir elma çıkardım ve yıkayıp yemeye başladım. Jasmine hala hazırlanmamıştı. elma bittiğinde cep telefonumdan saate baktım, dijital saatim 04:24 P.M.'yi gösteriyordu. "Lanet olsun! Geç kalacağız!" Diye bağırdım yine. Bu sefer hiç karşılık vermedi. 'Keşke bu kadar erken hazırlanmasaydım.' Diye düşündüm kendi kendime. Dış kapının yanında bulunan boy aynasına baktım, saçlarımı her dışarı çıkarken yaptığım gibi yana yatırmıştım, siyah bukleler gözümü kapatıyordu. Beyaz gömleğim boynumdaki keman dövmesini yarı yarıya kapatmıştı. Aşırı açık tenli olmak beni hiç rahatsız etmemişti, geçen seneye kadar.

    Çoğunluğun (benim kadar) beyaz olmadığı Chester şehrine yerleşmiştim ve haliyle yabancılık çekmiştim. İngiltere'yi seviyordum ama Chester'a bir yıldır hala alışamamıştım. Güzel sanatlar bölümüne oldukça güzel bir puanla girmiştim. Aslında güzel sanatlar okuduğumu duyan herkesin kendi resmini çizdirmek istemesi oldukça berbat. Resim çizebildiğim doğru ama okuduğum bölüm Dış dizayn ve mimari tasarım. Yani yapılan binaların güzel görünmesi. Gözlerimin açık kahverengiydi, tıpkı yeleğim ve pantolonum gibi. Kravat takmamıştım ama gömleğimin düğmelerini sonuna kadar iliklemiştim. 'İyi aile çocuğu' havasındaydım. Ve Jasmine sonunda hazırlanmıştı. Tamam, belki ben abartıyorumdur ama bir yıldır aynı evde kaldığım, makyajsız halini de suratı pudingle kaplı halini de gördüğüm kız şimdiye kadar hiç bilmediğim bir yüzünü gösteriyordu. Güzeldi, fazlasıyla. Saçlarını sanki hiç uğraşmadan yaptığı (bu görüntüyü vermek için yarım saat uğraşırdı) bir topuzla toplamıştı. Altın sarısı saçlarının ucuna attırdığı koyu kırmızı rengi, dudakları ve ela gözleri. Pürüzsüz beyaz teni. Önü uzun arkası yere kadar uzanan kırmızı elbisesini daha önce de bana göstermişti ama üstünde böyle duracağını kim tahmin edebilirdi ki?

    "Nasıl olmuşum Nicolas? Biraz fazla mı abartılı olmuş?" Diye sorarken, cevabını zaten biliyordu. Muhtemelen yüzüm zihinsel özürlüleri andırıyordu. Kendi etrafında döndü ve ben daha ne olduğunu anlamadan bana sarıldı. Sebebini biliyordum. Gideceğimiz partiyi düzenleyen, bugün doğum günü olan Finans ve kaynak işletmeciliği okuyan, babadan zengin (neredeyse benim kadar), kendini beğenmiş (benden de fazla) okulun ünlüsü Markus Jilnorman'ı deliler gibi seviyordu. Sene başından beridir odasına gizli gizli çektiği fotoğrafları asıyor -ki ben bunu 'sapıklık' olarak nitelendiriyorum- ve rüyalarında yalnızca onu görüyor -bunu nasıl nitelendirdiğimi söylemeyeceğim, ayıp-.

    Tatil'de babamın Londra'dan getirdiği ve bana bıraktığı Nissan Terrano'ya bindiğimizde iki adım yürüdüğümüz için neredeyse donuyorduk. Chester oldukça soğuk bir yerdi ve bu durumdan Jasmine oldukça şikayetçiydi. "Hey kırmızı burnun saçların ve kıyafetinle çok uyumlu." Diye takıldım ona. Markus Jilnorman ailesi ile birlikte iki katlı evlerinde kalıyorlardı. Evleri Jasmine ile benim oturduğumuz yerden sadece 3-4 kilometre uzaktaydı. Vardığımda Jasmine'in titrediğini gördüm, arabanın içi sıcaktı, titremesinin sebebi heyecandı. Yoksa aşk mı demeliyim? Aşk heyecanı!

    Ben pek aşık olan bir bünyeye sahip değilim. Genelde duygularımı içimde yaşarım, En sinirli ya da üzgün olduğum an, hiç mimik kullanmadığım andır. Aşkı ise hiç yaşamadım. Sevdiğim ve değer verdiğim insanlar oldu ama hiç aşık olmadım. Yani, kimse vazgeçilmez değildir.Malikanenin önü arabalarla doluydu. Ne klasik ama, Markus'un Amerikan gençlik filmlerini taklit etmeye çalıştığı her halinden belliydi. Ne özentiydi ama! Dışarıya çıktım ve Jasmine'in kapısını açtım. Titrek ve çekingen bir sesle "Mersi." Dedi. Koluma girdi ve hızlı adımlarla yürümeye başladık. Soğuğa daha fazla dayanamazdık.

    Kapıyı çaldığımızda karşımızda Jeremy duruyordu, sürekli Markus'un yanında dolaşan çocuk. Dost veya arkadaş olduklarını sanmıyordum, Jeremy genelde Markus'un kölesi gibi etrafında dolaşır, kendisine bağırdığında ise hiç sesini çıkarmazdı. Yalnış hatırlamıyorsam Klinik bilimler bölümüne birincilikle girmişti, oldukça zekiydi. Bana sorarsanız ki soracağınızı sanmam; Jeremy Markus'tan onlarca kat daha yakışıklı ve zekiydi. Evet, Markus'un muazzam cüssesinin yanında kimse ona bakmıyordu ama koyu sarı saçları ve deniz mavisi gözleri, benimki gibi olmasa da benimkine yakın açık cildi ile bence yakışıklı sınıfına giriyordu. Sadece daha akıllı görünmek için taktığını düşündüğüm gözlükleri de ona farklı bir hava katıyordu tabii.

    "Hoş geldiniz. Buyurun, içerisi sıcak." Dedi. Bana tip tip bakıyordu. Sanırım on beş dakika önce Jasmine'e baktığım gibi bakıyordum. Tanrım, çok utanç verici! İçerisi gerçekten sıcaktı.

    Jasmine selam bile vermeden elindeki pembe kalpli poşeti göstererek "Hediyeleri nereye koyalım?" Dedi. Markus için bir aydır harçlığını biriktirmiş ve bir parfüm almıştı. Ben ise eski görünüşlü bir köstekli saat almıştım. Ne alacağımı bilememiştir aslında. Markus'la pek konuşmamıştık şimdiye kadar. Beni ve Jasmine'i partiye davet etmesine gerçekten şaşırmıştım. Jasmine ise neredeyse kalp krizi geçiriyordu. Gülerken çıkardığı hıçkırık benzeri sesleri bir gün boyunca kulağımda çınlayıp durdu. Ve sonunda buradayız. Ne derler? Parti zamanı! 

    Jeremy "Askılığın yanına koyabilirsiniz." Dedi. Selam verilmediği için çok da üzülmüş görünmüyordu. Üniversiteden önce ben de böyleydim. Derslerim yüksek, sosyal çevrem düşüktü. Kimse bana selam vermezdi, ben vermediğim sürece.

    "Selam Jeremy, nasıl gidiyor?" Dedim gülümseyerek. Jeremy dramatik şekilde bana baktı, bir an ağlayacak falan sandım. Tanrıya şükür bana sarılmadı. 

    "Selam- Nico- Nicolas. İyi gidiyor. Sen nasılsın?" Diye sordu ve cevabı beklemeden "Şey, yemekler ve atıştırmalıklar salonda." Dedi eliyle girişin hemen ilerisinde sol tarafındaki kapıyı göstererek. "Lavabolar yukarıda sol tarafta soldan ikinci ve sağ tarafta sağdan üçüncü- Müzik ise oturma odasında." Dedi girişin sağ tarafındaki diğer kapıyı göstererek. Göstermesine o kadar da gerek yoktu, kokular ve yüksek ses her şeyin yerini gösteriyordu. 

    "Ben de iyiyim. Teşekkürler." Dedim ve Jasmine'in beni çekiştirdiği yöne doğru gittim. Bir an neye uğradığımı şaşırdım, Jasmine kapıyı açmıştı. Kulaklarım acımıştı. "Ne vardı da bu kadar yüksek sesle müzik dinliyorsunuz!" Diye bağırdım, tabii ki kimse beni duymadı, Jasmine dışında.

    "Sus ve Markus'u bulmama yardım et!" Diye bağırdı ve daha bir dakika geçmeden parmağı ile odanın diğer köşesini göstererek "İşte orada!" Dedi. Uçurumdan düşecek olsam beni böyle sıkı sıkıya tutmazdı. Önünde bir Amerikan Futbolu takımı olsaydı serçe parmağıyla hepsini yere serebilirdi şu anda.

    Yanına vardığımızda resmen alkolikler gibi şarap içiyordu. Şarap içtiğini nasıl mı bildim? Ağzını açtığında yayılan kokudan. Ben de bu konularda pek beyefendi sayılmam ama beyaz şarapla bu kadar sarhoş olmak için acaba bir inasanın ne kadar içmesi gerekir? Ah, boş verin, ben bir insandan bahsediyorum."Hey! Jesma ve Nicole gelmiş!" Diye bağırdı ve olduğu yere çöktü. Arkasında koltuk olmasaydı belki kafası yere gelir ve beyin kanamasından ölürdü. Jasmine de çok umutlanmadan vazgeçerdi artık. Tanrı aşkına Nicole kız ismi! Toz falan mı kullanıyordu bu gerzek. 

    "Merhaba Markus. Doğum günün kutlu olsun. Sana hediyemi çok beğeneceksin. Aslında askılığın yanına bırakmamızı söylemişlerdi ama ben sana bizzat vermek istedim." Dedi. Eğilip hediyeyi uzattı, o anda en beklemediğim şeylerden biri oldu ve Markus'un uyuşturucu kullandığını kısmen ispatladı. Jasmine'i kendine çekip dudaklarına yapıştı. Midem bulanmıştı. Yaklaşık 15 saniye böyle geçtikten sonra Markus Jasmine'i bıraktı, Jasmine de sanki alkolü Markusun bünyesinden almış gibiydi. Bir sarhoştan da beter diyebilirsiniz. Ayakta bile duramıyordu. Kolundan tuttum ve Markus'un yanına oturttum. Ben de yanlarına oturdum.

    "İyi misin?" Diye fısıldadım Jasmine'e.

    Jasmine hızla bana döndü ve "Nicolas, bu benim günüm. Aklıma kuruntular sokarak kafamı karıştırma. Alınmazsan Markus ile yalnız kalsak daha iyi olur diye düşünüyorum. Tamam mı?"

     Tek diyebildiğim "Tamam." Oldu. Ne arkadaş ama, beni bir öpücüğe sattı resmen. Müzikten uzaklaşmak için antreye çıktım. Bir an ne yapacağımı şaşırdım. Bir şeyler atıştırmak için midem fazlasıyla doluydu. O sırada üst kattan gelen Jeremy'i gördüm. Hemen "Selam!" Diye seslendim. Beni görünce güldü ve yanıma geldi.

    -3 Saat boyunca Salonda Jeremy ile sohbet ettikten ve Jeremy ile Markus'un kardeş olduklarını, Markusun bir sene sınıfta kaldığını öğrendikten sonra-

    Sohbetin ortasında bir çığlıkla irkildim. Antre'den geliyordu. Jeremy kalkınca ben de yalnız kalmamak için kalktım. Antrede karşılaştığım manzara ise beni oldukça şaşırtmıştı. Markus merdivenlerin aşağısında durmuştu, Jasmine ise dış kapının yanındaydı. "Beyinsiz gerizekalı! Umarım bir daha karşıma çıkacak yüzü bulursun da suratına bir yumruk daha indiririm!" Dedi. Kapıyı açtı ve gecenin soğuğuna doğru çıktı. Arkasından koşar adım giderken Markus'un sağ yanağında bir kızarıklık olduğunu fark ettim. Bir an üzülmek ve sevinmek arasında kaldım.

    Jasmine arabanın yanında durmuş bana bakıyordu. Kapısını açarken "Kesin hak etmiştir." Dedim.

    "Beni odasına götürdü ve üstünü çıkarırken zaten buraya gelme amacımın bu olduğunu söyledi." Dedi. Geriye dönüp Markus'un kafasını tuvalete sokup oracıkta boğmak istiyordum.

    Sürücü kolduğuna oturdum, "Boşver, en azından oradaki herkes onun gerçek yüzünü görmüş oldu." Dedim.Tam motoru çalıştırırken cama birisi vurdu.

    Döndüğümde camın hemen arkasında kar altında duran Jeremy'i gördüm. "Ben de gelebilir miyim?" Diye sordu aralık olan camdan.

    Uzanıp kapıyı açtım. "Ne oldu?" Diye sordum.

    "O gerzeğin kardeşim olmasından utanıyorum. Onun adına özür dilerim Jasmine. Partiden önce ahmak arkadaşları ile madde kullandı sanırım. Her zaman böyle değildir." Dedi. "Ben de sizinle gelebilir miyim? Çünkü çıkmadan önce Markus'a bir yumruk attım, eve dönersem muhtemelen beni parçalar." Dedi. 

    "Ah harika! Markus'a yumruk atmayan bir tek ben mi kaldım?" Dedim kendi kendime.Jeremy ve ben Kahkaha atıyor, Jasmine ise  az da olsa sırıtıyordu.

    saat 09:37 P.M.'yi gösterdiğinde parti saçmalığı bitmiş, üçümüz evde Monopoly oynuyorduk.

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Pokemon
Yönetim
Yönetim
avatar

Mesaj Sayısı : 114
Kayıt tarihi : 05/08/13

MesajKonu: Geri: Nicolas J. Bowie   Ptsi Şub. 03, 2014 3:27 am

Puanınız: 88





# Betimleme: 29/30
# Akıcılık: 8/10
# Yazım Kurallarına Uyum: 9/10
# Sayfa Düzeni: 6/10
# Renklendirme: 2/5
# Kurgu: 24/25
# Uzunluk: 10/10

İyi rol oyunları!



evet, isis benim annem.
partheria da emo ablam.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
Nicolas J. Bowie
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Whisper of Death RPG :: Düşünseli :: Role Play Geçmişi-
Buraya geçin: