Whisper of Death RPG
Sitemize hoş geldiniz.
Lütfen giriş yapınız ya da üye olunuz.

WoD Yönetimi.



 
AnasayfaKapıSSSKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Aaron James Marquen

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Aaron James Marquen



Mesaj Sayısı : 2
Kayıt tarihi : 17/07/13

Özel
Rp Puanı:
93/100  (93/100)

MesajKonu: Aaron James Marquen   Ptsi Tem. 29, 2013 2:35 am







Nisanın on dördüydü. Zamanını bulutlarla saklambaç oynayarak geçiren güneşin vakti dolmuş, yerini tüm varlığıyla ışık saçan dolunaya bırakmıştı. Dolunayın ışığı o kadar kuvvetliydi ki sanki milyonlarca ateş böceği ay denen devasa yatağa uzanmış, dünyaya göz kırpıyordu.
Aşağıda , aydan çok uzaklarda, Yasak Orman’a giden dar patika bir yolda, merakın ipekten kollarında kıvranan bir çocuk ilerliyordu, karanlıktan saklanarak. Çocuğun ortalama bir ev cininden biraz daha uzun olan boyundan birinci sınıf öğrencisi olduğu anlaşılıyordu. Saman sarısı saçları dağınık, perçemleri deniz mavisi gözlerinin üzerine düşmüş bir haldeydi. Üzerinde kışlık, siyah bir pelerin vardı ve bedeni gecenin cazibesine kapılmış, ruhu ormanın ruhuyla dans ediyordu. Birkaç adımda bir duraksıyor, etrafına bakınıyor ve sonra şövalyelere özgü bir vakarla, korku nedir bilmezcesine, tekrar ilerlemeye başlıyordu.
Hogwarts saat kulesinin çığlıkları gece yarısını hatırlatırken vakit dolmuştu ve bu sarışın çocuğun kaderi daha yeni doğan bir başka çocukla bağlanıyordu, kehanetin ve aydınlığın ipleriyle. On ikinci çığlık da yankılanınca arazide giderek yaklaşan bir toynak sesi duyuldu. Çocuk ilk bulduğu çalılığın dibine atmıştı kendini. Şatodan ayrılışından beri hafifçe seyreden titremesi artmış, solukları derinleşmişti. Ses iyice yaklaştığında tüm heybetiyle bir adam, hayır at! Ya da ikisi birden: Bir atadam ağaçlıkların arasından atlayıvermişti.
Evet, bir atadamdı. Bilgece parıldayan gözlerini aya dikmiş bir şekilde, derin derin düşünen bir diğer atadama yaklaşırken: “Ay bugün ne kadar da parlak değil mi Niuquam?” dedi göğüs kıllarının arasındaki yeşil yaprakları silkeleyerek. Niuquam’ın cevabı ise biraz gecikti, atadam çok düşünceliydi: “Evet Radon, ay bugün çok parlak ama köşesinde bir karaltı var, tıpkı gelecek gibi!” dedi fısıldarcasına. Radon ise arkadaşının bu halinden şüphelenmişti; çünkü ne zaman böyle davransa atadam yasalarını çiğnerdi, acaba şimdi neler düşünüyordu?
“Yine ne düşünüyorsun Niuquam, ay ve yıldızlar kadim sırlarını mı sundular sana?” dedi sorgularcasına. Niuquam gerçeği söyleyip söylememekte biraz tereddütlüydü, Radon insan ırkına karşı kin ve nefretle doluydu; ancak Radon’un ısrarlarına dayanamadı ve: “Evet, kadim ay ve yıldızlar dünyamızın kaderinin yıllar önce olduğu gibi yine bir çocuğa bağlandığını, şafağın su ormanın damarlarında yükselirken, ay ortasında yani tam bu gece, karanlıkla aydınlığın tohumu ve tüm süsleriyle bezenmiş olarak doğacağını; ancak bu sefer çok daha zor olacağını söylüyor.” dedi. Her halinden bu kehaneti bir büyücüye söylemeye yelteneceği belli oluyordu.
Radon büyücülere duyduğu öldüresiye nefretle Niuquam’a bağırmaya başladı: “Sakın insanları uyarayım deme! Bizi buraya tıkan, aşağılık muamelesi yapanlar doğanın gizemlerinden haberdar olmayı hak etmiyorlar!” sesi o kadar gür hatta korkutucuydu ki ormanın derinliklerindeki yüzlerce karaltı gecenin karanlığında ayrıldı ormandan. Kuşların kanat çırpışlarının arasında ağırdan bir toynak sesi duyuluyordu ve birkaç saniye sonra bir atadam daha belirdi; oldukça yaşlıydı, derisi incelmiş, mor damarları belli oluyordu ağarmış göğüs kıllarının ardında; ancak diğer atadamlar üzerinde sarsılmaz bir otoritesi vardı. Geldiğinde iki atadam da saygıyla başlarını eğmiş ve atadamlara özgü bir ritüel sergiliyorlardı. Birkaç saniye bir başak misali durduktan sonra Radon yavaşça başını kaldırarak: “Efendi Mordré bir sorun mu var?” dedi hafiften ürkerek.
Mordré yılların tecrübesiyle süzdü onları ve yılların yıprandırdığı sesiyle olabildiğince gür bir şekilde: “Sesiniz tüm ormanı ayağa kaldırdı, ormanın düzeni bozul- öhhö, öhhö!” dedi; ancak iltihaplanmış akciğerleri izin vermiyordu rahatça konuşmasına…
Rodon yeniden ateşlenmiş ve: “Efendi Mordré, ay ve yıldızlar, gökyüzünün bilge efendileri, Niuquam’ a geleceğin sırlarını sunmuş; ancak o kutsal aya ve kurallarımıza ihanet ederek insanlara bu sırrı vermeyi düşünüyor, bize aşağılık muamelesi yapan insanlara!” dedi, son sözlerini daha da vurgulu söylemişti. Mordré gençliğinde oldukça iyi ve bilge bir liderdi; fakat yaşlılık beraberinde zayıflığı da getirmişti onun için. Nefrete karşı koyamıyordu ve son yıllarda kurallara itaatsizlik konusunda da çok sertti.  Genç olmanın ne demek olduğunu unutmuştu adeta. Oysa Niuquam’ın içinde savaş davulları çalıyordu; hayatı boyunca doğru olanı, daha doğrusu doğru olduğuna inandığı şeyi yapmıştı ve şimdi de öyle olacaktı.
Niuquam daha Mordré kararını belirtmemişken çalılıkların üstünden atlayarak Hogwarts’a doğru koşmaya başlamıştı; ancak Radon ondan daha hızlıydı. Henüz birkaç metre gitmişti ki mürver dalından yapılmış atadam oku ıslık çalarak saplandı bağrına heybetli atadamın ve yere yığıldı koca cüssesiyle. Tek tesellisi ise kehanetin insan ırkına duyurulmuş olmasıydı. Evet, ilk başından beri biliyordu Niuquam çocuğun varlığını.
Tüm bu olaylar olurken saman sarısı saçlı çocuksa çalılıkların arasında bir çıngırak misali titriyordu. Atadamın kehaneti,  gözlerindeki ışıltı, ıslık çalan ok, iki karaltının soğukkanlılıkla uzaklaşışı. Hepsini tekrar tekrar yaşıyordu hıçkırıkları eşliğinde…
Birden ormandaki tüm renkler birbirine girmişti, çocuğun saman sarısı saçlarından dolunayın parıltısına kadar yer ve gökte ne varsa hepsi birbirine girmiş bir renk cümbüşü oluşturmuştu. Renk cümbüşü giderek hızlanarak bir girdap oluşturdu; sanki girdap mekânı ve zamanı tüm gerçeklikleri çekiyordu içine ve artık çocuk çok uzaklarda kalmıştı. Girdap ışık hızına ulaştığında tüm renklerin birbiriyle çarpışmasıyla bir ışık patlaması…
Yeni bir zaman ve mekân…
Bu sefer ormandan çok uzaktaydı çocuk, Little Harley’de beyazlara bürünmüş bir odada, bir hasta odasındaydı ve güneş son demlerini yaşamaktaydı, unutmabeni mavisi semada. Robert* ise beyazlar içindeki hasta odasında tezat oluşturan tek şey olarak oturuyordu. Ormanda yaşadıklarının üzerinden uzun yıllar geçmişti, saçları yılların getirdiği beyazları ağırlıyordu artık. Gözleri hüzünle, ruhuysa düşüncenin acısıyla yanıyordu. Nereden bakılırsa bakılsın değişmişti, güçlenmişti, titremiyordu artık. Tek değişmeyen şeyse kehanetle olan bağıydı, o mistik bağ her geçen gün daha da güçlenerek, bir sarmaşık misali sarıyordu tüm benliğini. Yatağın kenarındaki kreton koltuğa oturmuş,  gece mavisi cüppesinin altında bacak bacak üstüne atmış ve yakut kakmalı bastonunu çeviriyordu elinde büyücü. Gözleri hayat denen karmaşada boğulmuş, yenilmekte olan bir kadının, eski bir dostun üzerindeydi. Onu bu erken gelen sondan kurtarmak için elinden gelen her şeyi yapmaya hazırdı, çırpınıyordu yüreği; ancak ruhu bir türlü kavuşamıyordu çıkışa, kızgın Sahra’da susuz kalmış gibiydi: Bir nehir, bir vaha, bir çıkış yolu arıyordu; ancak doğmak üzereydi gece…
Güneş son dakikalarını yaşarken son bir fikir sunmak için eski dostu Melainé’ye döndü: “Melainé, istersen senin içi-“ ancak sözünü bitiremeden durmuştu; çünkü Melainé’ ye bir şeyler oluyordu: Göz bebekleri irileşmiş, akı görünmüyordu. Somut dünyadan başka bir âleme açılmıştı gözler; belki geleceğe, belki geçmişe…
Aynı zamanda kendine ait olmayan, kalın ve hırıltılı bir sesle bir şeyler fısıldadı, sesinde bir gizem vardı: “Geliyor, aydınlıktan gelen karanlık çok yakında… Kayalıklardan doğacak güneş ve batışı getirdiklerini silemeyecek… Güneşin getirdiklerini, bir başka kızıllık yok edebilecek…” Melainé’nin sesi kısılarak kayboldu ve sözleri bitti. Sözleriyle beraber başka bir şey de bitmişti sanki. Büyük görücü son kehanetini düğümlerken kasılan kasları kehanetin bitişiyle gevşemişti, hiç var olmamışçasına boştu yeşil gözler, kirpikleri bir damla yaşı ağırlıyordu.
Robert gözlerinde bir damla yaşla güneşin son ışıklarının da kayboluşunu izliyordu, güneş Melainé için bir daha doğmayacaktı. Atadamın kehaneti içinse daha da aydınlıktı gelecek. Derken renklerin dansı tekrar başladı: Renk cümbüşü,  girdap ve ışık patlaması; ancak bu sefer beyaz ışık renklerini bahşetmemişti, renkler yerine gerçek olamayacak kadar güzel, bu dünyadan olamayacak kadar kirlenmemiş bir müzik sardı, bir ankanın şakıması gibiydi ya da Robert’in ruhunun fısıltıları…
Müzik bir süre devam ettikten sonra bir ses duyuldu –sâfi, berrak ve aşina bir ses- duyulmuştu: “Hislerine güven, güneşin getirdiklerini yok edecek kızlığı biliyorsun ve onun koruyucusu sensin! Tıpkı Onlar gibi…” dedi ve ardından ankanın şarkısı durdu. Şarkının durmasıyla beraber Robert’in kaybettiği hisleri yerine gelmişti: Boynu sızlıyordu, rüyasında gördüklerinin etkisiyle boynunu yırtmıştı herhalde. Yavaşça gözlerini araladı, yanı başındaki cilalı sehpanın üzerindeki ipek mendili aldı ve boynundan aşağıya ılık ılık inen kanı temizledi. Ufak bir büyüyle hallederdi. Asıl sorun rüyasıydı, sesin dedikleriydi. Şimdiye kadar hep doğruyu söylemişti: İyi ya da kötü, ama doğru…
Bir süre öylece durup doğan güneşi izledi. Ne yapacaktı, kız hazır mıydı, kehaneti diğerlerine söylemeli miydi yoksa sır olarak mı kalmalıydı? Beyni zonkluyordu. O kadar çok soru vardı ki, o kadar çok sorun vardı ki nereden başlayacağını bile bilmiyordu. Tek bildiği, kızı koruması ve gerekirse bu yolda, aydınlık uğruna ölmek olduğuydu…


Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Isis
Yönetim
Yönetim
avatar

Mesaj Sayısı : 101
Kayıt tarihi : 22/06/13

MesajKonu: Geri: Aaron James Marquen   Ptsi Tem. 29, 2013 9:46 am

Puanınız: 93





# Betimleme: 27/30
# Akıcılık: 10/10
# Yazım Kurallarına Uyum: 10/10
# Sayfa Düzeni: 10/10
# Renklendirme: 5/5
# Kurgu: 22/25
# Uzunluk: 9/10

İyi rol oyunları!



Pokemon'un çocuğum olduğu doğrudur.
Neden uzun bir süre Isis yerine Cytheria'yı kullandığım da bilinmez.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
Aaron James Marquen
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Whisper of Death RPG :: Düşünseli :: Role Play Geçmişi-
Buraya geçin: